Bu bir yol hikayesi… 18 yaşındaki bir gencin hayallerinin peşinde yaptığı seyr-ü sefer…
Küçük yaÅŸlardan beri gezmeyi ve okumayı severim. Benim ‘Çok gezmek mi, çok okumak mı’ tartışmalarına verdiÄŸim cevap genelde ‘her ikisi de’ olur. Bu çerçevede, insanın bazen okuduklarının sahada bir karşılığının olmadığı görülürken; bazen de sahada gördüklerinin okumalarla daha da zenginleÅŸtiÄŸi ve anlamlaÅŸtığı müşahede edilir.. Onun içindir ki hem okumak hem de gezmek birbirinin tekmilesidir; yani tamamlayıcısıdır.
Ortaokul yıllarında daha iyi bir eÄŸitim alabilmek için dışarıda okumanın önemine inanmıştım. Çünkü farklı coÄŸrafyalar ve farklı ilim adamları ile hemhal olmanın insana engin bir bilgi saÄŸladığını birçok düşünürün kitabından okumuÅŸtum. Bu sebeple, orta son sınıfa geldiÄŸimde İslam dünyasının ünlü üniversiteleri olan, Zeytune Üniversitesinden El Ezher’e, Pakistan İslam Üniversi’tesinden Medine Üniversitesine mektuplar yazarak istekler yapmış, hayallerime bir adım daha yaklaÅŸabilmek ümidiyle giriÅŸimlerde bulunmuÅŸtum.
Tabi yazdığım mektuplar Türkçe olduÄŸu için tek cevap Pakistan’dan gelmiÅŸti. Cevabı yazanın adı KureyÅŸi idi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduÄŸunu belirtiyordu. KureyÅŸi, eÄŸitime teÅŸvik eden mektubunu ÅŸu sözlerle bitiriyordu: ‘Evlat liseyi bitir, buyur gel’.
Turan Dursun’un Kulleteyn’i
Hayallerimin ütopya olarak kalmayacağını ve yurtdışında eğitim görebilme imkanına kavuşabileceğimi tüm ruhumda hissediyordum.
Ortaokulu bitirdiÄŸim yaz İstanbul’a ÅŸiir kitabımı basmak için gelmiÅŸ ama bir vesile ile gazeteciliÄŸe baÅŸlamıştım. Gazetecilik mesleÄŸine1990’ın yaz aylarında yeni belediye olan Sultanbeyli’de Milli Gazete tarafından kurulmuÅŸ Sultan gazetesinde adım atmış oldum. Gazetecilik beni ciddi cezbetmiÅŸti. Fakat gazeteci olmak için de çok okumak gerektiÄŸini anlamıştım. Lise yıllarımı ise bolca kitap okuyarak ve aynı zamanda arkadaÅŸlarla duvar dergileri-gazeteleri çıkararak geçirmiÅŸtim. Gençlerle İslam dünyasından haberler ve makalelerden oluÅŸan bu duvar gazetesi paylaşımları bazen bizi okulda disiplin kuruluna kadar götürüyordu. Fakat o günlerin tadı damağımda hala gitmeyen heyecanı bir baÅŸka idi…
Her düşünceden insanlarla münazara ediyor. O gençlik yıllarının verdiÄŸi heyecanla da hemen her düşünceyi alt edeceÄŸimizi düşünüyorduk. Hatırlıyorum da lise birinci sınıftayken bir gün hem siyasetçi hem de entelektüel olan dayım bana ‘2000’e DoÄŸru’ dergisi okumamı önermiÅŸ ve Turan Dursun’un ‘Kulleteyn’ adlı kitabını hediye etmiÅŸti. Eve gidip bir çırpıda hem kitabı hem de dergideki bazı makaleleri okumuÅŸ, ardından birkaç gün sonra dayımla okuduklarım üzerine derin tartışmalar yapmıştık. O dönemde Turan Dursun’un Müslümanlara yaptığı eleÅŸtiriyi İslam’a yapılmış bir ağır eleÅŸtiri olarak kabul etmiÅŸ ve Dursun’u ağır bir dille eleÅŸtirmiÅŸtim. Fakat Kulleteyn’in bir türlü ne olduÄŸunu algılayamıyordum. Birgün çok sevdiÄŸim bir medrese hocasına uÄŸrayarak kendisinden bana kulleteynin ne olduÄŸunu anlatmasını istedim. Medrese hocası bana birkaç saat boyunca Kulleteyn’in ne olduÄŸunu, fakihlerin bu konudaki tartışmalarını ve görüşlerini uzun uzun analattıysa da; medreseden çıkınca hocanın anlattıkları zihnimde hiçbir iz bırakmamıştı. Çünkü hala, ÅŸu Kulleteyn nasıl bir ÅŸeydi? Ölçüsü neydi? Neden ulema bunun üzerinden bu kadar tartışmıştı? Neydi kulleteyni deÄŸerli kılan ÅŸey?… Bu ve benzeri soruların cevabını o günlerde zihnimde bulamasam da bunun bir hikmeti vardır deyip konuyu kendimce kapatmıştım.
Lise yıllarında her genç gibi sık sık ileride seçeceÄŸim mesleÄŸi düşünürken birçok meslekte karar kılıyordum. Bazen Mehmet Ali Birand’ın ’32. Gün’ Programını izliyor, uluslararası haberlere ilgi duyuyor ve iyi bir gazeteci olmayı hedefliyordum. Bazen Muhammed İkbal ve Mehmet Akif Ersoy okuyor onlar gibi ÅŸair olmayı düşünüyordum. Bazen de ‘ÇaÄŸrı’ filmi gibi filmlerin etkisiyle iyi bir oyuncu olmayı yeÄŸliyordum. İbni Haldun ve Åžah Veliyullah Dehlevi’yi de okuduÄŸumda, onlar gibi bir ilim adamı olmak istiyordum. Hatta bir ara çok roman okuduÄŸum için roman yazmaya giriÅŸmiÅŸ ve Lise ikinci sınıfta kaleme aldığım bir-iki romanım yarım bile kalmıştı…
Rahle’de İlim için Rıhle Åžart
Lise yıllarım büyük heyecanlarla ve hızla geçtikten sonra. O yıl Malatya İnönü Üniversitesine kabul edilmiÅŸtim. Fakat aklım hala yurtdışında eÄŸitim alma konusunda ısrar ediyordu. İşte o günlerde, uzun yıllar İslam ülkelerinde yaÅŸamış bir hemÅŸehrim olan Edip abi Pakistan’dan memleketine uÄŸramıştı. Hafta sonu tatili için gittiÄŸim Bingöl’de Edip abiyle karşılaÅŸmıştım. Benim yurtdışı hayallerimi bildiÄŸi için ‘Turan sen hala burada mısın? Neden yurtdışına okumaya gitmiyorsun’ dedi. ‘Abi nasıl gideyim? Yol bilmiyorum? Dil bilmiyorum?’ dedim. Bana baktı: ‘Turan! eskiden İslam alimleri 7 veya 9 yaÅŸlarında ilim için seyahata çıkıyorlardı. Uzun yıllar memleketlerine dönemiyorlardı. Sen ise 18 yaşına gelmiÅŸsin ve hala nelerden bahsediyorsun. Onlar da ilk yola çıktıklarında dil bilmiyor ve gidecekleri yolu bilmiyorlardı. Ama falan ülkede hangi alimin ya da medresenin olduÄŸunu bilir, ta Granada’dan Semerkant’a kadar yaÅŸayacakları tüm zorluklara göğüs gererek yola çıkarlardı. Unutma! Rahle’de ilim için rıhle ÅŸarttır’ dedi.
Edip abinin bu teÅŸviki üzerine, ‘Peki! Nasıl gideceÄŸim’ diye sordum. Çantasından bir defter çıkardı ve İstanbul’dan İslamabad’a kadar olan yol güzergahında hangi araçlarla gideceÄŸimi ve hangi yerlerde konaklayacağımı bir bir yazdı. ‘Bunu al, yola çık ve hayallerinin peÅŸinden git. Hayallerinin peÅŸinden gitmeyenden adam olmaz’ dedi. Ayrıca otostopla dünyayı gezen batılıların hikayelerini anlatmış ve beni bu yolculuk konusunda daha çok teÅŸvik etmiÅŸti. Yolda nelere dikkat etmem gerektiÄŸi konusunda da uyarılarını ihmal etmemiÅŸti. Heyecan verici bu yol haritasından sonra besmeleyle hedefime kilitlenmiÅŸ ve ilk iÅŸ olarak gidip hemen pasaportumu çıkarıvermiÅŸtim…
İstanbul’dan Ayrılış
Pasaportumu elime alır almaz memleketimden İstanbul’a doÄŸru yola çıkmıştım. Bu İstanbul’a ikinci uÄŸrayışımdı. Vakit kaybetmeden Pakistan konsolosluÄŸuna uÄŸrayıp vize baÅŸvurusunda bulunmuÅŸtum. Vizemi beklerken çok sevdiÄŸim İstanbul’u birkaç gün gezebilme fırsatı bulmuÅŸtum. İstanbul’da yaÅŸayan bir iki arkadaÅŸ ile İstanbul’u gezmeye baÅŸladık. İlkokul 4 ve 5. sınıflarda ÅŸiire olan büyük ilgim edebiyat hocam sayesinde baÅŸlamıştı. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Necip Fazıl’a, Yahya Kemal’den Nazım Hikmet’e kadar bir çok ÅŸairin eserlerini okumuÅŸ ve onların ÅŸiirleriyle İstanbul’a baÄŸlanmıştım. İstanbul benden bir parça içeriyordu, sanki beni bekliyor gibi hissediyordum. Bu büyülü ÅŸehirde kendimi Sultan Fatih’in ordusundaki ‘ZaÄŸnos PaÅŸa’ gibi hissediyordum. Eminönü, Üsküdar, Kadıköy, BeyoÄŸlu, Eyüp, BeÅŸiktaÅŸ’ı gezmiÅŸ, sahilde güzel İstanbul’u temaÅŸa etmiÅŸ ve vapurla boÄŸazı turlamıştık. Üç gün sonra vizemi aldıktan sonra Topkapı’dan otobüse binip Erzurum’a doÄŸru yola çıkmıştım. BoÄŸaz köprüsü’nden geçerken beni bütün ihtiÅŸamıyla büyüleyen dünyanın en güzel ÅŸehrine ‘yarinden zorla ayrılan bir mecnun misali nazar eyliyordum’. Büyük bir hüzün kaplamıştı içimi.. O günlerde İstanbul’a ünsiyetimin bu kadar kavi oluÅŸunu bir türlü anlamlandıramıyordum. Otobüsün penceresinden ‘ÅŸiir ÅŸehir’ olarak nitelendirdiÄŸim İstanbul’a bakarken aÄŸzımdan ÅŸu cümleler dökülüyordu: ‘Bekle beni göğü ve denizi mavi ÅŸehir İstanbul. Bir gün yine sana visal misali döneceÄŸim’.
DoÄŸubayazıt’tan Tahran’a
AkÅŸam’a doÄŸru çıktığımız Erzurum yolculuÄŸu ertesi gün öğlen vakti Erzurum’da noktalanmıştı. Sonraki istikametim ise Erzurum otogarından DoÄŸu Beyazıt’a giden otobüse binip, DoÄŸubeyazıt’a gitmek olmuÅŸtu. Oradan da İran’ın baÅŸkenti Tahran’a giden otobüslerin birinde boÅŸ bir yer bulup yollara revan olmuÅŸtum. Dikkatimi ilk çeken ÅŸey, otobüsün yarısından fazlasının neredeyse kadınlarla dolu olmasıydı. Yanımdaki koltukta İstanbul’da tıp fakültesinde okuyan Mürteza isimli İranlı bir genç ile annesi vardı. İran sınırına vardığımızda kısa bir mola vermiÅŸtik. Mola sonrası otobüse binmek için tekrar döndüğümde birçok otobüs arasında bindiÄŸim otobüsü çok aramış fakat bulamamıştım. Ancak koltuk arkadaşım Mürteza’nın gelip beni bulmasıyla otobüsüme ulaÅŸabilmiÅŸtim. Fakat otobüsteki karşılaÅŸtığım manzara nedeniyle hala üzerimdeki ÅŸaÅŸkınlığı atamamıştım. MeÄŸer otobüsü bulamayışımın sebebi, DoÄŸubayazıt’ta otobüse bindiÄŸimde başı açık olan kadınların sınırın hemen yakınındaki mola yerinde çarÅŸafa bürünmeleriymiÅŸ. Çünkü İran’da çarÅŸaflı olmayanlar içeri alınmıyormuÅŸ. Bu beni oldukça ÅŸaşırtmıştı ve aklımda ‘Neden?’ sorusunu bırakmıştı. Otobüste Türkçe bilen Tahranlı Mürteza ve annesiyle sohbet ede ede önce Tebriz’e uÄŸramış daha sonra Tahran’a varmıştık. Tahran’a vardığımızda Mürteza ve annesi onlarda kalmam için çok ısrar etmiÅŸti. Fakat ben kabul etmeyip Edip abimin bahsettiÄŸi bir misafirhanede kalmayı seçmiÅŸtim. Ancak akÅŸam yemeÄŸi için kendilerine gitmeyi kabul etmiÅŸtim.
Valizlerimi misafirhaneye bırakıp, bir an önce Tahran’ı gezmek için can atıyordum. Hani ÅŸu İslam devriminin yapıldığı ülkenin baÅŸkentini. Misafirhaneden dışarı çıktım ve taksi aramaya baÅŸladım ve beni gezdirmesi için İranlı bir taksi ÅŸofürü ile anlaÅŸtım. Taksi ÅŸoförü yol boyunca İbrahim Tatlıses ve Sezen Aksu’yu çok beÄŸendiÄŸini anlatıyordu. Kendisine onların kasetlerinden birini vermem halinde ÅŸehri bedava gezdirmeyi teklif ediyordu. Fakat bende bu iki sanatçımızın da kasetleri yoktu. Ahmet Kaya ve Zülfü Livaneli dinleyip dinlemediÄŸini sordum. Onları tanımadığını söyledi. Ardından Azeri Türkçesi ile ‘Seni sevdim çocuk, gel seni gezdireyim’ dedi. İbrahim Tatlıses ve Sezen Aksu sayesinde baÅŸka bir ülkenin baÅŸkentini çok ucuz fiyata geziyordum. Taksi ÅŸoförü Michael Jackson dinliyor ve trafik ışıklarında yanında duran kadın araba sürücülerine eliyle öpücükler gönderiyordu. Kadınlar da neÅŸeli cevaplar veriyor ve taksi ÅŸofürümüz de çok mutlu oluyordu. Bu tavırlar karşısında çok ÅŸaşırmıştım. Taksi ÅŸoförü ile bazen bu hareketinden dolayı tartışıyor ve yaptığı davranışın doÄŸru olmadığını söylüyordum: ‘Burası İslam devrimi yapmış bir ülke, bunlar doÄŸru deÄŸil’ diyordum. Ama taksi ÅŸoförü neÅŸesini bozmuyor ve bana dönüp Azeri aksanıyla uzatarak ‘AÄŸa sen molla misennn?’ diyordu. Ben de ‘yooo deÄŸilemmm’ diyordum. O da ‘O zaman niye kasıyon kendini aÄŸa’ diye cevap veriyordu. Taksiden bazen inip Meydan-ı Azadi gibi bazı mekanları dolaşıyordum. Sokakta en çok dikkatimi çeken ÅŸeylerden biri de çarÅŸaflı kadınların saçlarının yarı açık oluÅŸuydu.
AkÅŸam güneÅŸi batmadan misafirhaneye geçmiÅŸtim. Kaldığım odadan hem mehtabı seyrediyor hem sokaÄŸa bakıyor ve Mürteza gelip beni alıncaya dek saatlerce ‘İslam devleti nasıl bir ÅŸeydi, abi?’ diye düşünmeden edemiyordum.
AkÅŸam güneÅŸi battıktan bir müddet sonra Mürteza gelip beni Misafirhaden aldı ve evlerine götürdü. Bütün ailesi beni kapıda karşıladı. Annesi ve kız kardeÅŸi de gelip beni kucakladı. Bu benim için bir ilkti çünkü annem ve kızkardeÅŸim sonrası ilk kez yabancı bir kadın ve kızı beni kucaklıyordu. ÅžaÅŸkınlığım gitgide artarken salonda bir müddet oturduktan sonra yemek masasına geçmiÅŸtik. Çok güzel bir yemek masası kurulmuÅŸtu. Yemekler harika görünüyordu. İran yemeklerini de böylece ilk kez tatmış oluyordum. Yemekte Mürteza’nın babası ile ünlü İslam ÅŸairi Muhammed İkbal üzerine hasbihal ettik. Yemek sonrası Mürteza’nın babası ve ailesi o gece onlarda kalmam için yine ısrar ettiler. Hatta Pakistan’a gitmemem ve Tahran’da kalmam için teklifte bile bulundular. Ben ise yıllardır hayalini kurduÄŸum İkbal’in ve Mevdudi’nin Pakistan’ına gitmek istediÄŸimi söyleyip, nazik davetlerini ve tekliflerini reddedip misafirhaneme dönmeyi tercih etmiÅŸtim.
Pakistan’ın Sınır Åžehri Taftan’a DoÄŸru Sefer
Ertesi gün öğlene doÄŸru misafirperver ailenin oÄŸlu Mürteza gelip beni arabasıyla Tahran otogarına bıraktı. Oradan da Zahedan otobüslerine binip tekrar yollara düşmüştüm. Otobüs’te Zahedan’da yaÅŸayan Beluçi bir iÅŸ adamı ile tanışmış ve Zahedan’a kadar yol boyunca kendisiyle konuÅŸa konuÅŸa vakit geçirmiÅŸtik. Zahedan’a vardığımızda Beluçi kökenli beyefendi de ısrarlı bir ÅŸekilde beni evine davet etti. Ancak yine Edip abimin bana çizdiÄŸi rotadan ayrılmak istemeyiÅŸimden bu misafirperver insanların teklifini reddetmek durumunda kalmıştım.. Zahedan’da Hind alt kıtasının büyük dini cemaatlerinden olan ‘TebliÄŸ Cemaati’ne ait bir camide kaldım. Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptık. MeÄŸer sınıra gidecek bir çok kimse burada kalıp sonra buradan Pick-uplarla sınıra gidiyormuÅŸ. Öğlene doÄŸru bir pick-up geldi ve sınıra doÄŸru gidecek bir kaç kiÅŸiyi de alıp yola çıktı.
Sınırda pasaportlarımızı gösterdikten sonra bu kez İran-Pakistan sınırında olan Pakistan’ın sınır ÅŸehri Taftan’a geçtik. Taftan’da ilk dikkatimi çeken ÅŸeyler kerpiç evler, silahlı adamlar, erkeklerin giydiÄŸi ÅŸalvar kamis ve kadınların üzerindeki burkalar olmuÅŸtu. Her taraf toz toprak içindeydi. Sokaktaki bağırışlar, çağırışlar adeta bu küçük ÅŸehir Taftan’ı bir alayiÅŸ alanına çevirmiÅŸti. Bir renk cümbüşünü andıran rengarenk otobüsler ve küçük Toyota kamyonetler hemen dikkati çekenlerin başında geliyordu. Kendimi bir anda sanki zaman tünelinin içine girmiÅŸ ve 600 yüzyıl geriye gidip baÅŸka bir coÄŸrafyaya düşmüş gibi hissediyordum. Bir yandan da beni bir korku sarmaya baÅŸlamıştı. Çünkü bana burası hakkında hırsızlıkların ve insan kaçırmaların en çok olduÄŸu bölge denilmiÅŸti.
Bir zaman sonra bir sokak satıcısına tuvaletin yerini sordum. Bana kerpiç evlerin arkasındaki koca sahrayı göstererek ‘iÅŸte burası’ dedi. Daha önce anlamlandıramadığım sahrada, insanların mesafeli oturuÅŸunu o anda anlamıştım. Buna hiç alışık deÄŸilim dedim. Bu kez bana tahtalarla çevrili bir yer gösterdi ve ‘Eskiden burası tuvaletti fakat yıllardır kimse kullanmıyor’ dedi. İstersen orayı bir dene dedi. KoÅŸarak kapıyı açtım. Ancak içeri girmemle çıkmam bir oldu. Çünkü uzun yıllardır kullanılmayan bu tuvaletin tahta tavanına arılar kovan yapmış ve kovanın başıma düşmesiyle arıların yüzüme yapışması bir anda oluvermiÅŸti. Bu izbe tuvaletten çıktığımda kafama yapışan arı kovanındaki arıları avuçlarımla tutup fırlatıyordum ama nafile.. Etrafımdaki insanlar halimi görüp imdadıma yetiÅŸmiÅŸlerdi. Yüzüm ÅŸiÅŸmesin diye koca buz kalıplarını getirip yüzüme tutuyorlardı. Hamdolsun bir müddet sonra kendime gelmiÅŸtim ve yüzümde fazla ÅŸiÅŸlik oluÅŸması baÅŸarılı bir ÅŸekilde engellenmiÅŸti.
GüneÅŸ batmaya baÅŸladığında insanlar Quetta ÅŸehrine gitmek için renkli otobüslere doÄŸru akın akın yürüyordu. Ben ise daha biletimi almamış ve hangi otobüse bineceÄŸime karar verememiÅŸtim. O anda aniden fikrimi deÄŸiÅŸtirip, valizlerimi kaptığım gibi İran sınırına doÄŸru koÅŸtum. İçimi saran korkudan ve güvenli bir ortam olmayışını seziÅŸimden dolayı dönmeye karar vermiÅŸtim. Kapıdaki güvenlikten bana izin vermesini ve ülkeme dönmek istediÄŸimi söyledim. Güvenlik bu isteÄŸimi sert bir ÅŸekilde reddetti, ‘Hayır! Kapılar kapandı, gidemezsin’ dedi. Ben de çaresizce para teklifinde bulundum. Teklifimi kabul etmedi: ‘İstersen burada sabahla, yarın sabah dönersin’ dedi. Karanlık çökerken etraf daha korkutucu oluyordu. Edip abi, Taftan ve Quetta arasındaki sınır bölgesi için beni çok uyarmıştı. Burada çok dikkatlı olmalıydım. Çünkü burada o uzun sakkalı ÅŸeyh ve hoca görünümlü Müslüman abiler ya insan kaçırıyor ya da bütün parasını çalıyorlardı. Gayri ihtiyari ben de Edip abiye ‘Abi Müslüman müslümanı kaçırır mı? Parasını çalar mı? Müslüman Müslümanı öldürür mü’ diye sormuÅŸtum. Koca bir ah çekmiÅŸ ‘Ah be Turan’ım, anlatacak o kadar çok ÅŸey var ki, zamanla bunları kendi gözlerinle müşahede edeceksin. Çünkü Müslüman dünyanın ne menem bir yer olduÄŸunu görmeye gidiyorsun’ demiÅŸti.
Kulleteyn, Kulleteyn, Kulleteyn…
Sınır kapısının ilerisinde yalnız başıma valizlerimin üzerine oturmuÅŸ korku içinde aÄŸlıyordum. Ardından bir anda bir el belirdi omuzumda. Dönüp baktığımda bir Japon ve Fransız turisti karşımda gördüm. Uzaktan beni izleyen bu turistler, benim halimi görmüş ve korkmamam için onlarla gidebileceÄŸim teklifinde bulunmuÅŸlardı. Onları görünce hem korkum geçmiÅŸ hem de aÄŸlamaklığım geçmiÅŸti. Kendi kendime ‘Bu yabancılar bile korkmuyor bu coÄŸrafyada sen nasıl Müslüman bir ülkedeki insanlardan korkarsın ki?!’ deyi vermiÅŸtim içimden.
Sonra onlarla birlikte renk cümbüşünü andıran otobüslere bindik. Valizlerimizi otobüsün üstüne yüklemiÅŸtik. Taftan’dan Pakistan’ın Belucistan eyaletinin baÅŸkenti Quetta’ya doÄŸru yola çıktık. Otobüs hareket edince ÅŸoför Hind müziklerini sonuna kadar açtı. Otobüste bir yanda yüksek sesle Hind müziÄŸi dinliyor öte yandan asfaltı olmayan çukur dolu, kumlu yolda zıplaya zıplaya gidiyorduk. Saatlerce süren bu yorucu yolculuk bende öyle etki yapmıştı ki, yıllar sonra bile hala Hind müziÄŸini dinlediÄŸimde kendimi Pakistan’ın renkli otobüslerinde zıplaya zıplaya gidiyor gibi hissediyorum.. Otobüse bindiÄŸimizde her yer temizdi ancak birkaç saat sonra sigara kokusu ve yere atılan çöplerden dolayı her yer çöplüğe dönüşmüştü.
Gece yarısı, kuÅŸ uçmaz kervan geçmez bir bölgede mola vermek için durmuÅŸtuk. Çölün ortasında ufak bir kerpiç evin önünde mola veriyorduk. Buraya dinlenme tesisi demek için bin ÅŸahit lazımdı. Yabancı arkadaÅŸlar korkularından otobüsten inmemiÅŸti. Ben ise inip namazımı eda edeceÄŸim yer aramaktaydım. Beluçi ve Afganlı olduÄŸu belli olan otobüsteki büyük kadın-erkek kalabalık kerpiç evin önündeki hasırlara oturdu. Tesisteki evin içinden halka ÅŸeklinde oturan insanların önünü birer tabak ve birçok tandır ekmeÄŸi konuldu. Tabaktaki yemek mercimekti ama Pakistanlılar onu ‘Dalçana’ olarak adlandırıyordu. İnsanlar önlerine konulan tandır ekmeÄŸiyle önlerine konulan o ortak tabaktan beraber yemek yiyiyorlardı.
Ben de o kerpiç tesisin çalışanlarına abdest almak için bir çeÅŸme olup olmadığını sordum. Bana bakıp güldüler sonra bir aÄŸacın altını gösterip bak orada ‘kulleteyn’ var dediler. AÄŸaca doÄŸru yaklaÅŸtığımda aÄŸacın dallarına asılı misvaklar gördüm. İnsanlar gelip önce aynı misvağı ağızlarına sürüyor sonra aÄŸacın altındaki küçük su göletinden abdest alıyorlardı. Kulleteyn ölçeÄŸindeki göletteki sudan abdest alanlar ağızlarına aldıkları suyu tekrar gölete boÅŸaltıyorlardı. Hem aynı misvağı kullanmaları hem de aynı küçük göletten bu tarz abdest almaları midemi bulandırmıştı. Abdest alan insanları da eleÅŸtirmiÅŸtim. Biri bana dönüp mevzu yani uydurma ÅŸu hadisi okudu ‘Müminin mümine artığı ÅŸifadır’.
‘Burada abdest alamam’ dedim ve gidip ileride bir yerde kumda teyemmüm yaptım. Sonra gelip cemaatle namaz kılan gruba dahil oldum. Bir müddet sonra sol yanımdaki iri yapılı bir adam saÄŸ dirseÄŸiyle karın boÅŸluÄŸuma doÄŸru sert bir darbe vurdu. Namazda nefes alamaz haldeydim. YavaÅŸ yavaÅŸ adamdan uzaklaşıp zor bela namazımı eda ettim. Namaz sonrası adam bana bakıp ‘Kulleteyn, kulleteyn, kulleteyn’ diye bağırdı. ‘La teyemmüm, la sala, la sala’ diye mırıldanıyordu. Bana, su var iken toprakla abdest almamın doÄŸru olmadığını ve namazımın geçerli olmadığını söylüyordu güya.
O lahzada aklıma Turan Dursun’un İslam dünyasının geri kalmışlığından ve pisliklerle dolu halinden bahseden ‘Kulleteyn’ kitabı gelmiÅŸti. Turan Dursun’a hak vermeye baÅŸlamıştım birçok konuda. Fakat tek bir konuda anlaÅŸamıyorduk yine de Turan Dursunla. Onun İslam’ın tarihi ile Müslümanların tarihini karıştırmasıydı. Müslümanların tarihi hatalarla dolu olabilir ama İslam’ın tarihi onun aksiydi. Birçok entelektüelimizin yaptığı hataydı bu. Zaten Turan Dursun’un İslam’ın kaynaklarına yaptığı eleÅŸtirilere Türkiye’nin ünlü alimlerinden Süleyman AteÅŸ hoca da çok iyi cevaplar vermiÅŸti. Ancak Turan Dursun’un Müslümanlara yönelik eleÅŸtirileri çok haklı ve yerindeydi.
Quetta’ya doÄŸru giden otobüse binerken bir yandan adamın dirseÄŸiyle vurduÄŸu karın boÅŸluÄŸumu tutarak nefes almaya çalışıyor bir yandan da büyük bir ÅŸeyh ya da hoca görünümlü uzun sakallı adama bakıp Müslüman dünyanın halini düşünüp göz yaÅŸları döküyordum. İçimden de, ‘düşlediÄŸim Müslüman bir ülke bu kadar cahil olamaz’ diye haykırmak geliyordu ama hakikat ortadaydı, Müslümanlar dinlerinin ilk emri ‘Oku!’ olmasına raÄŸmen bu emre uymuyor ve belki de bütün sahip oldukları zenginliklere raÄŸmen dünyanın en cahil insanları olmayı kendi iradeleriyle diretiyorlardı.
Oysa bu topraklar büyük düşünürlerin çıktığı, Muhammed İkbal’lerin coÄŸrafyasıydı. Bense bu topraklarda bir kum tanesi olabilmek ve ilim tahsil edebilmek arzusuyla çıktığım yolun tam da sınırındaydım..Bir an umutsuzluÄŸa kapılıp, korku ve kaygı neticesinde ruhumu saran geri dönme fikri; kaybetmenin hatta hayallerimde kaybolmanın göstergesiydi. Yoksa gördüklerim göreceklerimin habercisi miydi? Buzdağının görünen kısmı buysa derinliklerinde beni neler bekliyordu? Ya herÅŸey benim ilk anda gördüğümün tersi idiyse? Aklıma gelen tüm sorular ve vesveselere karşılık benim payıma düşen; hedefime odaklanıp pes etmeden kararlı bir ÅŸekilde yoluma devam etmekti.
NOT: Hatıralarımın yazılması için beni teÅŸvik eden birçok dostuma müteÅŸekkirim… Birinci bölümünü yazmış olduÄŸum hatıralarımı 10 bölüm halinde yayımlamayı arzuluyor ve düşünüyorum…
Kaynak: İstiklal Gazetesi, ilk yayımlanma tarihi: 28 Kasım 2020
Külbe-i ahzân’ında âh ü fizâr bir Simurg. Ehl-i hikmet muhibbi ve hakikat arayıcısı bir yolcu. Uluslararası ilişkiler, ilahiyat, dinler tarihi ve felsefe alanlarıyla iştigal eder, hududü’l...
DETAYLAR