Halide Edip Adıvar, Halil Halid ve Pakistan

Rengarenk desenlerle bir masaldan fırlamışçasına süslenmiş otobüsler, Pakistan denilince hafızalara kazınan ilk görüntülerdendir. İşte o otobüslerden birindeydim ve sanki bir masal parkurunda savrulan kumların arasında ilerliyor, yolumuza çıkan her çukurdan çocuksu bir heyecanla çıkıyordum. Pencere tarafında oturduğum için gökyüzünü izliyor, hayallere dalıp gidiyordum. Dışarısı ıssızdı. Ortalıkta yaşama dair bir alameti farika yahut yaşayan insan emaresi yoktu. Tepemizde ay yusyuvarlak ve sessiz, gözyüzü ise bulutsuzdu. İçinde bulunduğumuzu otobüsün sesi ve yüksek sesle çalınan Hind müziği dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Edip abinin çizdiği yol haritasına göre Taftan-Quetta arası yolda ilerliyorduk ve bu yolda her yıl birçok hırsızlık ve insan kaçırma olayları yaşanmaktaydı. Aklıma bu uyarılar geldikçe tedirgin oluyordum. Her an atlı-silahlı çetelerin gelip otobüsü durdurarak bizleri soyacakları ya da fidye için kaçıracakları kabusu zihnimi işgal ediyordu. Sanki aniden bir atlı camın önünde belirecekmiş gibi hissediyordum. Bir yandan camdan dışarıya bakmaya korkuyordum ama bir yandan da otobüsün her çukura dalış ve çıkışı esnasında arkamızdan gelen var mı diye kaçamak bakışlarla kontrol etmekten kendimi alamıyordum.

Yolculuk esnasında önümdeki koltuklardan birinde oturan, bana dirseÄŸiyle vuran adama da gözüme çarpmıyor deÄŸildi. Onun da bazen arkaya bakıp beni gözlemlediÄŸini farkediyordum. Yanında bulunan kadın büyük ihtimalle eÅŸiydi ve onunla bir ÅŸeyler konuÅŸup sonra tekrar geriye dönüp bana baktığını hissediyordum. EÅŸi de bazen hızlı bir ÅŸekilde bana bakıp tekrar önüne dönüyordu. YolculuÄŸumuz hüzün ve yorgunluk arasında ilerlerken Sezai Karakoç aÄŸabeyin ‘ÇocukluÄŸumuz’ adlı ÅŸiiri aklıma geliyordu ve sanki Hz. Ali gelip beni buralardan kurtaracakmış gibi…:

‘Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde
Binmiş gelirdi Ali bir kırata

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından
Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte

Biz o atın tozuna kapanır ağlardık
Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü

Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü
Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman

Ali olmak bir hedef her çocukta’

Dizeleri meçhule giden kervan misali zihin dünyamda dizile geliyordu.

Muhayyilem bunlarla doluyken, hayallere dalmış gitmiÅŸ, bütün gece gözümü kırpmamıştım. Arada bir bana yönelen bakışlar ile göz göze gelsek de sanki bir zaman çukurundaydım. Nihayet ÅŸafak vakti kendini hissettirmeye baÅŸlamıştı. Otobüsümüz bu kez Allah’tan çeÅŸmesi olan bir caminin önünde, yine namaz molası vermek için durmuÅŸtu. Caminin tuvaletleri vardı ama duvarları yarımdı, böylece yandaki komÅŸu ile sohbet etme imkanı da bulunmaktaydı. Abdestimizi aldık ve sabah namazımızı eda ettik. Namaz bitiminde yanıma boylu poslu şık giyimli bir beyfendi gelerek akÅŸam üstü o adamla ne yaÅŸadığımı sordu. Ben de tarzanca bir ÅŸeyler anlattım. Hızlı bir ÅŸekilde gitti adamı tuttu, yüksek sesle bir ÅŸeyler konuÅŸtular… Aralarındaki tartışmadan duyduÄŸum tek ÅŸey ‘Talibu’l ilm’ idi. Sonra adamı tuttu bana doÄŸru yürümeye baÅŸladılar. Ben de yumruklarımı sıktım, eÄŸer bir ÅŸey olursa Allah ne güç verdiyse artık ya Allah Bismillah deyip bu sefer karşılık verecektim. Fakat tam tersi oluyor, adamlar bana yaklaÅŸtıkça benim de hiddetim azalmaya baÅŸlıyordu. Bana vuran adam bir anda elime sarılıp öpmeye çalışıyordu. Ben elimi çektikçe bu kez ayağıma yönelmeye baÅŸlıyordu. Neler olduÄŸunu anlamaya çalışırken, adamı tutup kaldırdım. TelaÅŸlı bir ÅŸekilde konuÅŸuyor bir ÅŸeyler anlatıyordu ama benim tek anladığım kelime ‘Ma’ziret Baycan’ (Özür Dilerim Beyefendi) oldu. Sonrasında otobüsteki hemen her yaşı büyük kiÅŸi gelip benimle kucaklaÅŸtı. Tebessüm ettik ve karşılıklı gülüştük. MeÄŸerse hepsi dün yaÅŸadığım olaya karşılık gönlümü almaya çalışıyordu. Buna vesilen olan beyefendi de bu olayı izleyip tebessüm ediyordu.

O anda hayret verici bir ÅŸekilde etrafımdaki her ÅŸey o kadar güzellemiÅŸti ki, tarifi namümkündü. İçimde sanki çiçekler açmış, neÅŸe ve sevinç dolmuÅŸtu. HalsizliÄŸim geçmiÅŸ yerine güç ve kuvvet gelmiÅŸti. Arada bir kısık, tatlı bir ses duyuyordum yüreÄŸimde: ‘Bu ne güzellik, Allah’ım…’ Korkularım geçmiÅŸ, hüznüm bitmiÅŸ sanki bir bayram havası yaşıyordum, muhabbet ve şükür doluydum…

DAĞLARLA ÇEVRİLİ BİR KALE: QUETTA

Bir müddet sonra herkesin otobüse binmesiyle tekrar Quetta’ya doÄŸru yol almış, 2 saat sonra ÅŸehre varmıştık. Otobüsten indiÄŸimizde efil efil bir rüzgar bedenimizi sarmış, mutluluÄŸumuzu ve neÅŸemizi ÅŸehre yayıyordu adeta. YüreÄŸim bir kuÅŸ tüyü kadar hafiflemiÅŸti. O an yaÅŸadığım bu olayı düşünürken, ‘Allah korusun, cahil insanlardan dolayı hem hayattan hem dinden hem de hedeflerinden vazgeçebilir insan’ diye içimden geçiriyordum. Halbuki bize düşen ÅŸey yola revan olmak, böylesine küçük engellere takılmadan aÅŸmak olmalıydı. Çünkü bunlar birer imtihandı ve ben henüz yolun başındaydım. Küçük çakıl taÅŸlarına takılıp yere yığılırsam, daÄŸları nasıl aÅŸardım ki? Tam bu düşünceleri tahattür ederken bir an sokakta olduÄŸumuzu farkettim. Çantalarımı alıp bir otele yerleÅŸmeliydim. Ertesi gün tren ile İslamabad’a gitmeyi hedefliyordum. Adının Abdülgaffar olduÄŸunu sonradan öğrendiÄŸim otobüsteki beyefendi bir minibüs ile bize yaklaÅŸtı. ‘Nereye gitmek istiyorsun?’ diye sordu. Ben de ‘otel’ dedim. ‘Atla arabaya’ dedi el iÅŸaretiyle. Ben de yanımdaki turistleri iÅŸaret ettim. Onları da davet etti. Abdülgaffar bey bizi ortada avlusu olan etrafı odalarla çevrili çok güzel bir otele götürdü. Odalarımız seçip çantalarımızı bıraktıktan sonra bize hamur iÅŸi, patates ve yumurta ağırlıklı güzel bir kahvaltı ısmarladı. Uzun yolculuÄŸum sonrası ilk defa içime sinen kallavi bir kahvaltı yapabiliyordum. O kahvaltının tadını maddi manevi hayatımda hep hissettim. Allah bana Pakistan’a ayak basmayı nasip etmiÅŸ, ilk kahvaltımda da böylesi güzel nimetlerle mükafatlandırmıştı.

Yola çıkmadan önce Edip abinin bana yazdığı notlar arasında, Irak’tan Saddam Hüseyin’in zulmünden kaçıp Quetta’ya yerleÅŸen bir aliminin telefon numarası da vardı. Uzun yıllar İstanbul’da Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalışan bu alimin Türkçe bildiÄŸini de söylemiÅŸti. Abdülgaffar beyden adı Selahaddin olan bu alime ulaÅŸmak istediÄŸimi söyleyip, ev telefonunu gösterdim. Otelin lobisinden Selahaddin beyin evini aradı. Selahaddin beye Türkiye’den gelen bir gencin kendisini beklediÄŸini söyledi. Selahaddin bey de 1 saat sonra otelde olacağını iletmiÅŸti. Abdülgaffar bey kahvaltı sonrası iÅŸlerini halletmek üzere yanımızdan ayrıldı.

Yaklaşık 1 saat sonra Iraklı alim Selahaddin bey yüzünde tebessümlerle çıkageldi. Yıllardır kavuÅŸmayı bekleyen iki dost misali kucaklaÅŸtık ve uzun uzun konuÅŸtuk. Anlattıklarımı büyük bir vakarla dinledi. Hem gülüyor hem de hüzünleniyordu. ‘Hadi hazırlan seninle Quetta’yı gezelim, senin için ilginç olacak’ dedi. Bu ilginç sürpriz beni heyecanlandırmıştı. Hemen odama gidip duÅŸumu aldım ve elbiselerimi deÄŸiÅŸtirip geldim. Acaba dışarda neler bekliyordu beni? Otelin önünde bekleyen Selahaddin hocanın Toyota marka pikabına binip Quetta ÅŸehrini dolaÅŸmaya baÅŸladık.. Selahaddin hoca, modern ve kadim mimari karışımı olan bu ÅŸehri gezdirirken bir yandan da ÅŸehri anlatıyordu: ‘Quetta ÅŸehri Pakistan’ın Belucistan eyaletinin baÅŸkentidir. Quetta PeÅŸtu dilinde ‘Kale’ anlamına gelmekteydi. Åžehrin her tarafı heybetli daÄŸlarla çevriliydi. Etrafını bir halka gibi saran bu daÄŸlardan dolayı ‘Kale’ yani ‘Quetta’ adını almıştı. Heybetli Quetta’ları hayranlıkla izliyor, daha fazla ÅŸey öğrenmek ve tüm bu gördüklerimin bütün ayrıntılarıyla hafızamda yer etmesini istiyordum. Evet hayallerim gerçekleÅŸiyordu ve hedefime doÄŸru adım adım ilerliyordum.

Selahaddin hoca ise anlatmaya devam ediyordu:

Burada yaÅŸayan halka ‘Beluç’ denilmekteymiÅŸ. Beluçça konuÅŸan bu insanlar Afgan halklarından olan PeÅŸtunlara benzerlikleriyle çok dikkat çekmekteydiler.. Zaten Quetta ÅŸehri de Afganistan’a çok yakın olduÄŸu gibi PeÅŸtunların çoÄŸunlukta yaÅŸadığı Afganistan’ın Kandahar ÅŸehrine çok yakındı. Ahh Kandahar, hep nasıl bir yer olduÄŸunu hayal etmiÅŸtim… Kandahar ÅŸehri Büyük İskender’in kurduÄŸu bir ÅŸehirdi. Adını da ondan almaktaydı. Büyük İskender’in kurduÄŸu İskenderun, İskenderiye ÅŸehirleri gibi… Kadim dönemlerde ‘İskandahar’ olarak isimlendirilen ÅŸehir, asırlar sonra ‘is’in telefuzzdan düşmesiyle ‘Kandahar’ olarak kullanılmaya baÅŸlanmıştı. Beluçlar, Pakistan, İran ve Afganistan’da yaşımaktaydılar. Arap ülkelerinin özellikle Umman, BAE, Suudi Arabistan, Katar vb. körfez ülkelerinin ordularında ciddi bir Beluç nüfusu olduÄŸunu ve körfez ülkelerinin ordularında Beluçların çok etkin olduklarını’ da yine Selahaddin hocadan bizzat dinleyerek öğreniyordum.

Bazen arabadan iniyor, sokakta yürüyoruz hem de envai çeşitlerde sıkma meyve sularından içerek şehri temaşa ediyorduk.. Şeker ve süt karaşımı da olan bu meyve sularını çok sevmiştim. İkindi namazını güzel bir camide eda ettikten sonra bir lokantaya gittik. Yemek sonrası Selahaddin hoca beni kaldığım otele bırakırken, sabah gelip beni alacağını ve tren garına bırakacağını söyledi. Kendisiyle vedalaşıp ayrıldık. Otel gerçekten çok güzeldi. Günün tatlı yorgunluğunu odamda geçirirken gün içerisinde gezdiğimiz yerleri gözümün önüne getiriyor, Rabbime bu imkanları bana verdiği için hamdediyordum. Gece çok derin ve rahat uyumuştum. Erkenden yola çıkacağım için sabah namazı sonrası uyumayıp hazırlık yaptım. Valizlerimi hazırladıktan sonra kahvaltımı yaptım.

Otel masraflarımızı ödemek için resepsiyona gittiğimde benimle birlikte 4 turistin masraflarının da Abdülgaffar bey tarafından ödendiğini duyunca içimde şaşkınlıkla karışık bir burukluk hissettim. Hem mutlu olmuş hem de bu beyefendiye yeterli teşekkür edemediğimiz için üzülmüştüm.

TRENDE YEMEK MÜCADELESİ

Kahvaltı sonrası Selahaddin hoca gelip beni aldı ve tren garına bıraktı. Biletimi de o almıştı. ‘Sana yataklı vagon aldım. İslamabad’a yolculuÄŸun çok uzun olacak. Onun için sıkıldığında ondan üst bölüme geçer uyursun’ dedi. Biletimi alıp trene doÄŸru geçerken Selahaddin hocayla vedalaşıp kendisine çok teÅŸekkür ettim. ‘Vazifemiz evlat. İlim talebelerine yardımcı olmak dinimizin bir emri’ dedi. Sonra Selahaddin hocadan ayrılıp trene bindim. İlim tahsil etmek için hayırlı niyetlerle çıktığım yolda Allah bana ne kadar da güzel insanları rehber tayin etmiÅŸti. Mutluluk ve minnet doluydum. Vagonumu bulup girdim. Valizlerimi yerlerine koydum ve beklemeye baÅŸladım. Bir ara vagon içinde biraz gezintiye çıkmıştım. Trenin ara koridorlarında neler yoktu ki, tavuklar, keçiler vb.. İlk baÅŸta çok ÅŸaşırtmıştım bu duruma fakat daha sonraki yıllarda Hind alt kıtasında bu gibi durumların çok normal olduÄŸunu öğrenecektim. Ne de olsa hayatımın ilk tren macesını yaşıyordum, kimbilir daha neler görecektim. Bir an arkamdan gelen gürültüyle başımı çevirmiÅŸtim ki, O da nesi ? Aniden odama bir ailenin giriverdiÄŸini gördüm. Aile odamı tamamen doldurmuÅŸtu. Bir hışımla ‘burası benim yerim lütfen baÅŸka bir odaya geçin !’ desem de bir faidesi olmadı. Zira camın kenarında kendime zor bela yer açarak oturacak bir yer ayarlayabilmiÅŸtim. Biz tartışırken tren çoktan dolmuÅŸ ve hareket sireniyle ilerlemiÅŸti bile.. BaÅŸlangıçta yaÅŸadığımız bu hafif gerginlik saatler ilerledikçe aileyle kaynaÅŸmaya dönüştü. Yanındaki yemeklerden bana da ikram ettiler. Fakat henüz yemeklerine alışık olmadığım için kibarca reddetmek durumunda kaldım. Ben de Türkiye’den getirdiÄŸim bisküvileri çıkarıp yemeye baÅŸladım.. Aile üyelerinin kıyafetleri dikkatimi çekmiÅŸti. Burada kadınlar da erkekler gibi ÅŸalvar kamis giyiyordu. Kadınların giyimlerinin erkeklerden tek farkı elbiselerinin renkli olmasıydı.

Renkli elbiseler içindeki kadın yemek yemeyişime çok içerlemişti belli ki; bu gence bir şeyler ısmarla dercesine ha bire eşine bir takım işaretler yapıyordu. Adam da kalkıp çantalarında ne tür nevaleleri var ise hepsinden bana sunmaya çalışıyordu. Hiç birisini yemeye ikna olmamıştım. Bu konudaki ısrarları hem onları hem de beni cidden çok yormuştu. Çünkü içimden gelmediği halde ikramlarını zorla yesem midem harap olur diye endişeleniyordum. Yolculukta mide sıhhati hakikaten önemlidir. Olur da midenizi bozacak yiyecekler yerseniz yolculuğunuz felakete dönüşebilir. Sonunda onlar da bu yemek yedirme mücadelesinden vazgeçmişlerdi de ben de rahat bir nefes alabilmiştim.

Bir yandan da rayların gıcırtıları arasında sallana sallana yol alıyor, bir yandan da dışarıyı merakla izleyen gözlerimi uyumaya ikna etmeye çalışıyordum. Uzun ve zorlu bir yolculuk sonrası Pakistan’ın baÅŸkenti İslamabad’a yakın Rawalpindi ÅŸehrinde varmıştık. Bu ÅŸehir bana Amerikan kovboy filmlerindeki ÅŸehirleri anımsatmıştı. Bir taksi bulup beni İslamabad’daki gösterdiÄŸim adrese götürmesini rica ettim. Yeni bir güne merhaba dediÄŸim bu ÅŸehirde yepyeni maceralar beni bekliyordu. Yüzümde belli etmemeye çalıştığım mahcup bir gülümseme, yüreÄŸimdeki heyecana eÅŸlik etmeye çalışıyordu…

İSLAMABAD BENİ KENDİNE AŞIK EDİYOR

Rawalpindi’den baÅŸkent İslamabad’a yaklaşırken heyecanım gitgide artıyor. Sonu bir camiye varan upuzun bir yoldan geçiyoruz. Modern ve villa tarzı inÅŸa edilmiÅŸ evlerin ağırlıklı olduÄŸu İslamabad, hem doÄŸal güzelliÄŸi hem de yeÅŸilliÄŸi ile dikkatimi celbediyor. Åžehir pırıl pırıl aynı zamanda da çok düzenli. Margala Tepeleri’nin eteklerine kurulan cami mimarisi dikkatimi çekiyor. Åžoföre 4 minareli bu büyük modern camiinin adını soruyorum. O da ‘Faysal Camii’ diyor. Åžehrin çok uzağından görünen cami, heybeti ve dizaynı ile ÅŸehri adeta kendine doÄŸru çekiyor. Daha sonra bu caminin Türk mimar ve siyaset adamı Vedat Ali Dalokay tarafından yapıldığını öğreniyorum. Bu beni ayrı mutlu ediyor. Aslında caminin mimarisi önce Ankara’da Kocatepe Camii yerine düşünülmüş fakat mimari tarzımıza uymadığı için İslamabad’da yapılmış. Finansmanını da zaten Suudlular karşıladığından camiye Suudluların ÅŸehid Kralı Faysal’ın adı verilmiÅŸ.

O büyük yoldan camiye doğru yaklaşarak etrafını dolaşan taksi, bir ormanın içinde bulunan öğrenci kampüsüne bırakıyor beni. İstediğin adrese geldik diyor. Valizlerimi alıp indikten sonra taksiciye de parasını ödeyip gönderiyorum. Kuveytliler tarafından yapıldığı için Kuveyt Hostel adı verilen öğrenci kampüsündeki kapıda bekleyen güvenlik görevlisine elimdeki kağıdı göstererek, şu Türk öğrencilere geldim diyorum. Beni biraz bekletiyor. Bir süre bekledikten sonra burada okuyan hemşehrim Abdurrahman abi ve diğer arkadaşlar beni karşılamaya geliyorlar. Onları gördüğümde özlemle kucaklaşıyoruz ve kampüsün içindeki bir çimenlikte oturarak uzun uzun hasret gideriyoruz. Heyecanlı bir şekilde onlara yaşadıklarımı anlatıyorum. Hem gülüyorlar hem de eğleniyorlar. Çünkü karayolu ile gelenlerin hemen hepsi benimle aynı yollardan geçmiş meğer. Onlardan tek farkımın bu yolu tek başıma gelmiş olmam olduğunu öğreniyorum. Onlar bu cesaretimi takdir edişleri beni gerçekten onure ediyor.

Uzun süren sohbet sonrası Abdurrahman aÄŸabey ile kalacağım odaya geçtik. Buraya geleceÄŸimi haber aldığını söyledi. Ama bir hafta süren yolculuÄŸumun uzun sürdüğünü belirtti. Kampüsteki odada iki yatak vardı. DiÄŸerinde baÅŸka bir öğrenci kalıyordu fakat ben geldiÄŸim için Abdurrahman aÄŸabey’in talebi üzerine birkaç günlüğüne baÅŸka bir odaya geçmiÅŸti. Böylece ÅŸimdilik boÅŸ olan yatakta kalabilecektim. Ben valizlerimi yerleÅŸtirirken Abdurrahman aÄŸabey de çay hazırlıyordu. Çayımız yudumlarken hem memleketten hem de ülkeden konuÅŸtuk. Nisan ayının ortaların varmıştım Pakistan’a. EÄŸitim döneminin bitimine neredeyse iki ay kalmıştı. Abdurrahman aÄŸabey İslamabad’daki okula girebilmem için imtihanın ÅŸart olduÄŸunu ve imtihanın da hem Arapça hem de İngilizce yapıldığından bahsetti. İmtihanlara üç ay vardı bunun için iyi hazırlık yapmamı önerdi. Aksi taktirde bir yıl beklemek zorunda kalacaktım. Birkaç gün sonra Pakistan’ın Lahor ÅŸehrine geçip orada bir akademide İngilizce ve Arapça öğrenmemi önerdi. Ben de önerilerini dikkate alarak, bir kaç gün İslamabad’daki hem Türk öğrencilerle tanıştım hem de İslamabad’ı gezdikten sonra otobüsle Lahor’a doÄŸru yola çıktım.

KUREYŞİ İLE YILLAR SONRA BULUŞMA

Gece yarısı İslamabad’da bindiÄŸim otobüs beni sabah gün aÄŸarırken Lahor’daki otogara bırakmıştı. Otogarda beni Åžener ve Talha kardeÅŸlerim öyle sıcak karşılamışlardı ki sanki onları yıllardır tanıyor gibi hissetmiÅŸtim. Gurbetin en güzel taraflarından biri de sizi böylesi sıcak bir ÅŸekilde sarıp sarmalayan, dostcanlısı insanlara denk gelmekti. Bir kez daha yolumu bu güzel insanlarla kesiÅŸtiren rabbime hamdettim. Tanışma faslından sonra valizlerimi alıp, Pakistan’da ulaşımda çok yaygın olarak kullanılan ‘rakÅŸa’ adı verilen üçtekerlekli motosiklete bindik. İlk kez bindiÄŸim RakÅŸa hakikaten çok neÅŸeli bir araçtı. Her sokaÄŸa girebilen araç bazen anayoldan çıkıp çukurlu yollarda bizi sallaya sallaya yol alıyordu. Milyonlarca insanın yaÅŸadığı bu ÅŸehirde baharat kokuları arasında Pakistan Cemaati İslami merkezine çok yakın bir mesafede bulunan ‘Mevdudi Enstitüsü’ne vardığımızda valizlerimizi alıp RakÅŸa’dan indik. Güvenlik görevlisi Åžener ve Talha’yı tanıyıp bizi içeri aldı. Talha ve Åžener’in beraber kaldığı odada bir kiÅŸilik yer vardı ve onu bana ayırdılar. Ben de eÅŸyalarımı düzenleyip daha sonra ilk kez tanıştığım bu iki can dostla uzun uzun sohbet etmeye koyulurken, enstitüdeki diÄŸer arkadaÅŸalar da (Atıf, Alaaddin, Kadir, Yakup ve hatırlayamadığım diÄŸer dostların) gelmesiyle odamızda bir ÅŸenlik havası oluÅŸmuÅŸtu. Hepsiyle tanışıp bütün arkadaÅŸlarla halen devam ettirdiÄŸimiz çok iyi dostluklar kurduk.

Bütün arkadaÅŸlar Pakistan’ın ünlü düşünürlerinden Mevlana Ebu’l Ala Mevdudi’nin adını taşıyan enstitüye girmemin ÅŸimdilik zor olduÄŸunda hemfikirdi. Çünkü eÄŸitim döneminin sonunda gelmiÅŸtim ve bunu baÅŸarmamın oldukça zor olacağını belirtiyorlardı. Bir de enstitütüye ya refaransla ya da imtihan ile girilebiliyordu. Türk öğrencilerden benden birkaç yaÅŸ büyük olan Atıf Özbey, ertesi gün beni okul yönetimi ile tanıştıracağını belki onların beni kabul edeceÄŸini ifade etti. İçimi kocaman bir umut kaplamıştı ama yine de endiÅŸeliydim. O gece sabaha kadar okula kabul edilip edilemeyeceÄŸimi düşündüm durdum. Sabah Atıf aÄŸabey ile önce okul yönetimine gittik onlar zamanın geçmiÅŸ olduÄŸunu enstitüye kabul edilemeyeceÄŸimi söyledi. Oradan üzülerek çıkmıştım. Atıf aÄŸabey, ‘Gel Cemaati İslami’nin merkezi olan Mansura’ya gidelim. Orada Türkçe bilen ünlü bir isim var belki o yardımcı olur’ dedi. Böylece Mansura’ya gittik. Yöneticilerin bulunduÄŸu binaya ulaÅŸtığımızda bahsedilen beyefendinin odasının kapısını çalıp içeri girdik. Korkuyla karışık yaÅŸadığım heyecanımı bastırmaya çalışıyordum. Buraya kadar gelmiÅŸtim, Allah elbette bir kapı açacaktı, buna inancım sonsuzdu.

Oradaki herkes Atıf beyi yakından tanıyordu. Atıf aÄŸabey hal hatır faslından sonra Türkçeyi çok iyi bilen zata durumumu arz etti. Beyefendi bana dönerek adımı sordu. Mahcup ama umut dolu gözlerle ‘Turan’ dedim. Masasındaki ismi gözüme iliÅŸti. KureyÅŸi yazıyordu. Bu isim bana ne kadar da tanıdık gelmiÅŸti.. Acaba gerçekten bu o aklıma gelen ihtimal olabilir miydi? Bu kiÅŸinin orta sonda yazdığım mektuba cevap veren KureyÅŸi olma ihtimali beynimde ÅŸimÅŸek gibi çakıyordu. Ya öyleyse? Bu ne kadar güzel bir tevafuk ne kadar güzel bir lütuf olurdu. Daha fazla dayamayıp heyecanla kendisine sordum: ‘ben geçmiÅŸte bir mektup yazıp göndermiÅŸtim. Bana KureyÅŸi adında biri cevap vermiÅŸti o siz olabilir misiniz? Dedim. KureyÅŸi bey dikkatlice süzerek baktı, sonra çekmecesini açtı ve bana bir mektup gösterdi. Gülümseyerek ‘Bu mu?’ dedi. Mektubu aldım baktım. ‘Evet’ gerçekten bu muhteÅŸem bir tevafuktu. Bu mektup benim yıllar önce gönderdiÄŸim mektubun ta kendisiydi. KureyÅŸi bey tebessüm ediyordu. Beni ise hem heyecan hem de mutluluktan ne yapacağımı ÅŸaşırmış durumdaydım.Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi ve bacaklarım titriyordu. KureyÅŸi bey; ‘bu mektup hatırına seni enstitüye alıyorum. Gidin müdürle beyle konuÅŸun o size uygun bir sınıf ayarlayacaktır’ dedi.

O sırada okunan ezanla birlikte KureyÅŸi bey,’haydi gelin birlikte namaza gidelim’ dedi. Mansura olarak adlandırılan sitenin içindeki camiye giderek öğlen namazımızı eda ettik. Secdeden başımı hiç kaldırmak istemedim, şükrümü daha fazla nasıl dile getirebilirdim. Bu elhamdulillah ne kadar güzel bir nimetti.

Çıkışta KureyÅŸi bey isimlerini üstad Mevdudi’nin Türkçe’ye tercüme edilen kitaplarından bildiÄŸim birçok isimle bizi tanıştırdı. Onlara Mevdudi’yi ve kitaplarını anlattım. Mevdudi hakkında bu kadar bilgi sahibi olmama çok sevinmiÅŸ ve ÅŸaşırmışlardı. Hatta onlara üstad Mevdudi’nin yarım bırakmış olduÄŸu Siyeri baÅŸta olmak üzere üç kitabını onun yöntemiyle tamamlayabileceÄŸimden bahsettim. Sonra onlara Mevdudi’nin kitaplarında bunu nasıl hazırlayacağımı detaylandırdım. Bu onları çok etkiledi ve gerçekten çok mutlu olmuÅŸlardı.

Daha sonra Atıf ağabey ile enstitüye gittik okul müdürü ile görüştük. Kureyşi beyin kendisine haberi verdiğini söyledi ve başlayacağım sınıfın bilgisini verdi.

Sonunda isteÄŸime kavuÅŸmuÅŸtum ve o kadar mutluydum ki.. Nasıl atlatsamdı, kelimeler yeter miydi ? Buraya kadar pes etmeyerek mücadele etmemin karşılığında artık dil eÄŸitimine baÅŸlamıştım. Sınıftaki herkes hazırlık sınıfının son aylarında olduÄŸu için İngilizce ve Arapça biliyordu. Ben ise hemen hemen bir kaç kelime dışında hiçbir ÅŸey bilmiyordum. Mısırlı olan Arapça hocamızın, sınıftaki arkadaÅŸlar ile beni tanıştırması bambaÅŸka bir olaya sahne oldu. Sınıftaki DoÄŸu Türkistanlı gençler kendilerini DoÄŸu Türkistanlı olarak ifade edince, sınıftaki Çinli öğrenciler hararetlenmiÅŸ, Çince bir ÅŸeyler söyleyip Türkistanlı öğrencilere parmak sallamaya baÅŸlamışlardı. Sınıftaki Arapça bilen Türk arkadaÅŸa merakla ne olduÄŸunu sordum. O da Çinlilerin DoÄŸu Türkistanlı öğrencilere kızdıklarını çünkü Çinlilerin ‘Åžincan’ olarak adlandırdığı bölgeye DoÄŸu Türkistanlı gençler ‘DoÄŸu Türkistan’ diyorlardı. Peki, ‘Çinliler neden parmak sallıyor’ diye sordum. MeÄŸer Åžincan yerine DoÄŸu Türkistan ifadesini kullanılmasından çok rahatsız oldukları için Çin hükümetine DoÄŸu Türkistanlı öğrencileri ÅŸikayet etmekle tehdit ediyorlarmış. Hala sallanan parmakların devam ettiÄŸini görünce kendimi nasıl oldu da Çinli öğrencilerin içinde bulduÄŸumu gerçekten bilemiyorum. Åžaka desem deÄŸildi, aniden kendimi 5-6 kiÅŸilik grup olan Çinli gençleri tartaklarken buluvermiÅŸtim. Sınıftaki öğrenciler ve hoca bizleri zor ayırmıştı. Ders sonrası yurda döndük. Tabii yurttaki herkes kavgayı duymuÅŸtu. Böylece kısa sürede herkes bizi tanımıştı. Sınıftaki DoÄŸu Türkistanlı öğrencilerle çok iyi dost olmuÅŸtuk. Çinli öğrencilerle bir süre küs kalsak da bir müddet sonra onlarla da dost olduk. Onlara yaptıklarının hata olduÄŸunu söyledim. Onlar da Çin devletinin kendilerini buna zorladığını ifade ettiler. Düşmanlığın toplumun üst katmanlarında inÅŸa edilip, alt katmanlara nasıl nüfuz ettiÄŸini ve sonuçlarının ne kadar acı olabileceÄŸini sınıfta yaÅŸadığım mücadele sayesinde bizzat müşahede etmiÅŸtim.

RENK CÜMBÜŞÜ ŞEHRİ: LAHOR

Pakistan’ın Pencap eyaletinin baÅŸkenti olan Lahor ÅŸehrini de İslamabad gibi çok sevmiÅŸtim. İslamabad sessiz ve sakin bir ÅŸehirdi. Pakistan’ın 200 milyon nüfusu vardı ama baÅŸkentin nüfusu 300 bindi. Lahor’un nüfusuysa 10 milyon civarında idi. Lahor, ülkenin yayıncılık, medya, moda, teknoloji ve sporun önde gelen ÅŸehirlerindendi. BadÅŸahi Camii, Minar-e Pakistan, Lahor Kalesi, Büyük Hayvanat Bahçesi, Fakir Khana Müzesi ve Åžalimar Bahçesi ile ülkenin en popular turistik mekanları buradaydı ve turistleri çeken gözde bir kentti Lahor. Aynı zamanda bir kültür ÅŸehriydi. Çok temiz yerleri olduÄŸu gibi çok kirli bölgeleri de vardı. Ama asil ÅŸehirdi ve baÅŸtan baÅŸa tarih kokuyordu her yeri. Baharat kokuları arasında pazarlarını adımlamak, sahaflarında kitap bakmak, rengarenk kumaÅŸlarını incelemek en büyük zevklerimdem olmuÅŸtu. Her hafta meÅŸhur pazarı Anarkali Çarşısına uÄŸrar sabahtan akÅŸama kadar arkadaÅŸlarla orada vakit geçirirdik. Lahor sokak satıcıları ile de meÅŸhurdu. Alışamam dediÄŸim yemeklerinin hemen hemen hepsine Lahor’da alışıvermiÅŸtim. ‘Dut patti’ olarak adlandırdıkları sütlü çaylarını içebiliyor, ‘Çannah’ adını verdikleri nohut yemeÄŸini, ‘Samosa’ denilen muska böreÄŸini, ‘Paratha’ adını verdikleri yufka tarzı ekmeklerini, ‘Tikka’ denilen tavuk ÅŸiÅŸlerini, ‘Karahi’ adlı sulu yemeklerini ve ‘anda timati’ adını verdikleri menemen tarzı yemeklerinin çoÄŸunu artık yiyebiliyordum. Bir kültürü yerinde tanımanın lezzetine varmıştım bir kere. Acıysa acı olmalı, baharatlıysa bol baharatlısından ortaya karışık tatmalıydım bütün lezzetleri.. Midem mi? Elbet midem de alışacaktı yavaÅŸ yavaÅŸ, gurbete alıştığı gibi… Öyle de oldu. Åžimdilerde nerede bir Pakistan restaurantı görsem dayanamayıp içinde buluyorum kendimi, gençlik günlerimi yad edercesine.. Taptaze baharat kokuları arasında kaybolduÄŸum günler nerede? Gurbetin beÅŸiÄŸinde tertemiz çıkarsız dostlukların inÅŸa edildiÄŸi günler hep içimde, benimle…

Lahor’da BadÅŸahi Camii’nin yanında bulunan Pakistan’ın milli ÅŸairi Alleme Muhammed İkbal’in mezarını da ziyaret etme imkanı bulmuÅŸ ona dualar okumuÅŸtum. Åžiirleriyle bana İslam dünyasının sevgisini aşılayan büyük bir ÅŸairdi İkbal. Daha sonra dini düşüncemin oluÅŸumunda büyük izleri olan Ebu’l Ala Mevdudi’nin kabrini ziyaret etmiÅŸtim. Kabri evinin bahçesinde idi. Evinin yanında bulunan kütüphanesini ziyaret ederek, Arapça, İngilizce, Farsça ve Urduca okuduÄŸu tüm kitaplarının yanında ÅŸerhlerini de okumaya çalışmıştım. Rabbim bu iki büyük adama da sonsuz merhamet etsin. Her ÅŸey istemekle baÅŸlamıştı. Emek, mücadele ve nasiple harmanlanınca ortaya hayat boyu tadını unutamayacağım ve herkese genç yaÅŸta mutlaka tecrübe etmesini tavsiye ettiÄŸim bir yaÅŸanmışlıklar silsilesi çıkmıştı.

HALİDE EDİP ADIVAR LAHOR’DA

Lahor’a giderek alışmıştım. Her alandaki renkliliÄŸi ile bana Hind alt kıtasını sevdirmiÅŸti. Hindu, Budist birçok dinden ve mezhepten insanla tanışma imkanım olmuÅŸtu. Alt kıtadaki giyim kuÅŸam, yaÅŸam tarzı ilk baÅŸta bana farklı gelse de bu mozaiÄŸi oluÅŸturan farklı insanlarla yaÅŸamayı öğrenmiÅŸtim. Özellikle, bu insanlarla tartışırken görüşümü dayatmamayı, yaÅŸamlarına karışmamayı ve giyim kuÅŸamlarını eleÅŸtirmemeye özen göstermekteydim. Münazaraya yenmek için deÄŸil, bilmek ve tanımak için gidiyordum. Ondandır ki bu renk cümbüşünün olduÄŸu diyarda, kahir ekseriyete laik, solcu, dindar ve dinsiz insanlar birbirini anlamaya çalışır genelde. Bunun saÄŸlıklı bir düşünme zemini hazırladığını farketmiÅŸtim. Böylece heybemde, bu coÄŸrafyadan bizzat yaÅŸayarak öğrendiÄŸim ve kendimi geliÅŸtirdiÄŸim güzel hasletler biriktirebilmiÅŸtim. Dışarıdan bakınca sert ve haÅŸin görünen bu insanların aslında ne kadar naif ve alçak gönüllü olduklarını gördüğümde ise öryargıların insanları nasıl da zincirlediÄŸini anlamıştım. Bu coÄŸrafyadaki insanların, Türkiye ve Osmanlı sevgileri ise o kadar büyük ve bambaÅŸka bir güzellikte ki; bizzat gidilip görülesi ve içine çekilesi duygulardandı..

Günlerden bir gün enstitüde beraber okuduÄŸumuz Pakistanlı Altaf, dedesinin kendisini akÅŸam yemeÄŸine davet ettiÄŸini söyledi ve benim de gelmemi teklif etti. Daveti kabul ettim ve bir gün sonra dedesinin evine gittik. Altaf’ın babası ve annesi akademisyendi. Dedeleri ise eski bir bürokrattı. Türki cumhuriyetlerde çok bulunduÄŸu için Türkçe’yi daha çok Azeri lehçesi ile konuÅŸuyordu. Bahçeli güzel müstakil bir villaları vardı. Pakistan’da durumu orta halli bile olsa hemen hemen her ailenin hizmetçileri vardı. Güzel ev yemekleri yedikten sonra dedesi bana kendilerinin de aslen Türk olduÄŸunu söyledi. Sonra uzun uzun Türklerin alt kıtadaki ihtiÅŸamlı tarihini anlattı. Kendimi bir anda Ortaokul ve Lise’de bize tarih öğretmenliÄŸi yapmış olan Bahattin Bölüm hocamın önünde gibi hissetmiÅŸtim. Siyasi görüş olarak MHP’li olan Bahattin hocam, coÅŸkulu tarih anlatımıyla bize o yaÅŸlarda tarihi sevdirmiÅŸti. Altaf’ın dedesini dinlerken gözüme duvarda asılı duran ve büyük bir kitleye hitap eden bir kadın takıldı. ‘Bu kim?’ dedim. Dedesi ‘git bak’ dedi. Kadın çarÅŸaflıydı kim olduÄŸunu çıkaramadım. ‘O senin ninen’ dedi Altaf’ın dedesi. Åžaşırdım bir anda ‘Ninem ne zaman buraya gelmiÅŸ?’ diye espiri yaptım. Güldü ve sonra Halide Edip Adıvar dedi. Halide Edip 1935 yılında buraya geldiÄŸinde Lahor’da milyonlara hitap etmiÅŸ. Bana Halide’nin ‘Türkiye’de Åžark-Garp ve Amerikan Tesirleri’ kitabını okuyup okumadığını sordu. Bu kitabı bilmiyorum ama ‘Sinekli Bakkal’ ve ‘Türk’ün AteÅŸle İmtihanı’ adlı romanlarını okuduÄŸumu söyledim. Böylece Halide Edip Adıvar’ı gerçek anlamıyla burada tanımış oldum. Halide Edip’in ‘Türkiye’de Åžark-Garp’ ve ‘Hindistan’a Dair’ isimli kitapları ise yıllar sonra Can yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılacaktı. O günden sonra Türkiye’ye döndüğümde yıllar sonra Halide’nin bütün kitaplarını okumak nasip olmuÅŸ ve kitaplarını sevdiÄŸim birçok kiÅŸiye hediye etmiÅŸtim. Uzun uzun sohbet sonrası Altafların evinden ayrılırken dedesi bana Halil Halid adlı bir yazarın ‘The Crescent Versus The Cross’ kitabını hediye etmiÅŸti. İngilizceyi geliÅŸtirip kitabı okumaya baÅŸladığımda ÅŸok olmuÅŸtum. Pakistanlı sandığım Halil Halid oysa Pakistanlı deÄŸil Türk vatandaşı idi, hem de Osmanlı Sarayından biri. Halil Halid’in kitabı Türkçe’ye Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları’ndan ‘Hilal ve Haç ÇekiÅŸmesi’ adıyla tercüme edilmiÅŸti. Daha sonraki yıllarda Halid’in diÄŸer kitaplarının da Türkçe’ye kazandırılmasında rol alacaktım. O güzel geceden sonra bir çok bilgi ile donanmış ve mutlu bir ÅŸekilde yurda dönmüştüm.

Yine bir gün Türkiye’den Hind alt kıtasındaki Kur’an-ı Kerim tefsirleri üzerine doktora çalışması yapan Abdülhamit Birışık bey geldi. Lahor’da Cemaati İslami’nin merkezi olan Mansura’nın misafirhanesinde kalıyordu. ArkadaÅŸlarla gidip kendisiyle tanıştık. Bir ara bana o akÅŸam üzeri Pakistanlı ünlü alim Emin Ahsan İslahi’yi ziyaret edeceÄŸini söyledi. Ben de izin verirseniz size katılmak istiyorum dedim. Böylece akÅŸam üzeri Lahor’da bulunan İslahi’yi evinde ziyaret ettik. 1904-1997 yılları arasında yaÅŸamış olan İslahi’yi yine Cemaati İslami’nin tarihi okurken Lise dönemlerimde denk gelmiÅŸtim. Tedebbür-i Kur’an tefsirinin yazarı Islahi ile bir kaç saat vakit geçirdik. Çok özel ve unutulmaz güzel bir görüşme olmuÅŸtu benim için. Abdülhamit bey de Islahi’den kitaplarının tercüme hakkını almıştı. Ama maalesef üstadım halen bunları Türkçe’ye tercüme etmedi. Umarım kısa sürede tefsirinin tercümesini Türkçe’ye kazandırır. Tefsirler üzerine yaptığımız uzun görüşmeden sonra oradan ayrıldık. Islahi’nin yaptığımız bu görüşmeden iki yıl sonra hayatını kaybettiÄŸini öğrendim. Rabbim kendisine gani gani rahmet eylesin.

İSLAMABAD’A DÖNÜŞ

Lahor’da dolu dolu geçen üç aydan sonra İslamabad’daki Uluslararası İslam Üniversitesi imtihanlarına girmek için İslamabad’a dönmüştüm. İmtihanlara bir hafta kalmıştı.

İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) tarafından kurulması hedeflenen üç üniversitenin biri öncelikle Türkiye’de kurulmak istendiÄŸini öğreniyordum. Hatta bunun için yer bile tahsis edilmiÅŸ. Ancak dönemin CumhurbaÅŸkanı Kenan Evren o zaman bunun Türkiye yerine baÅŸka bir ülkede kurulmasını önermiÅŸ. Daha sonra Pakistan Devlet BaÅŸkanı Ziya Ül Hak Pakistan’da kurulmasını kabul etmiÅŸ. Üniversitenin ders müfredatını Filistin asıllı ünlü Müslüman düşünür İsmail Raji el-Faruki ve ekibi üstlenmiÅŸ. ‘Bilginin İslamileÅŸtirilmesi’ fikrinin de mimarı olan Faruki, çok iyi bir müfredat oluÅŸturmuÅŸ. Bütün İslami ilimlerin Arapça öğretildiÄŸi ve Sosyoloji, Felsefe, Psikoloji gibi sosyal bilimlerin de İngilizce öğretildiÄŸi bir model oluÅŸturmuÅŸ. Üniversite 6 yıllık olarak, 2 yıl İngilizce ve Arapça dil eÄŸitimi 4 yıl da derslerin okutulması ÅŸeklinde tasarlanmış. İsteyen öğrenciler yaz döneminde ilave dersler alarak bu süreyi 5 yıla da düşürebilmektedir. İslam dünyasının en ünlü isimlerinin ders verdiÄŸi bu üniversitede 135 ülkeden gelen öğrencilere halen eÄŸitim imkanı sunulmaktadır.

Her yıl yüzlerce kiÅŸiyi imtihanla alan üniversite benim gittiÄŸim yıl ise alım sayısını çok düşürmüştü. Türkiye’ye ayrılan kontenjan 20’ye yakın iken o yıl 3 ile sınırlandırılmıştı. Türkiye’den o yıl imtihanlara girecek öğrenci sayısı 30’u buluyordu. Hemen hemen o öğrencilerin çoÄŸu benden bir yıl önce oraya gelmiÅŸti. Hepsinin İngilizce ve Arapçası benden iyiydi. Bense üç aylık İngilizce ve Arapçam ile imtihana girecektim. İmtihan günü geldiÄŸinde büyük bir heyecan ile imtihana girdim. Çıktığımda dostlarla imtihan üzerine sohbet ettik. İyi puan alacağımı düşünüyordum ama benden dilleri daha iyi olan arkadaÅŸlar ve alınacak 3 kiÅŸi beni içten içe üzüyordu. Acaba 30 kiÅŸi arasından ilk üçe girebilir miydim? İmtihanların açıklandığı sabah arkadaÅŸlarla okula doÄŸru yola çıktık. İngilizcesi ve Arapçası çok iyi olan arkadaÅŸlar bizden önce gitmiÅŸ fakat üzgün bir ÅŸekilde geri dönüyorlardı. Yolda karşılaÅŸtığımız bu arkadaÅŸlar sınavı kazanamadıklarını söyleyince dizlerimin bağı çözüldü, içime bir kor düştü. Onlar kazanmadıysa benim kazanmam namümkün idi. ‘International’ olarak adlandırdığımız genelde öğrencilerin takıldığı sokak lokantasında arkadaÅŸlarla biraraya geldik. Sütlü çaylarımızı yudumlarken ve bundan sonra ne yapacağımız üzerine üzüntülü bir ÅŸekilde hem sohbet hem istiÅŸare etmeye baÅŸladık. Hayatta her ÅŸey olabilirdi. Üzüntüler de sevinçler gibi kalıcı olmayacaktı. Önemli olan ilim uÄŸruna çabalamaktı, yorulmaktı, ter dökmekti ama asla vazgeçmemekti! Bu yolda elde edilecek tecrübeyi ise sadece anlatmak yetmezdi, yaÅŸanmalıydı da… Hem hayatın kendisi imtihan deÄŸil miydi? O halde asıl derdimiz olan hayat imtihanını kazanmaya odaklanmak daha ulvi bir çabaydı. Birbirimizi yatıştıran ve düşen enerjimizi yeniden yükseltmeye cesaretlendiren tüm bu konuÅŸmalarımızın neticesinde acaba benim sonucum nasıldı? Sınavı kazanmış mıydım yoksa kazanamamış mıydım? Daha fazla vakit kaybetmeden gerçekle yüzleÅŸmek üzere ayaÄŸa kalktım ve heyecanla okula doÄŸru yürümeye baÅŸladım…

 

Kaynak: İstiklal Gazetesi, ilk yayımlanma tarihi: 05 Aralık 2020

TURAN KIŞLAKÇIGazeteci, Yazar

Külbe-i ahzân’ında âh ü fizâr bir Simurg. Ehl-i hikmet muhibbi ve hakikat arayıcısı bir yolcu. Uluslararası ilişkiler, ilahiyat, dinler tarihi ve felsefe alanlarıyla iştigal eder, hududü’l...

DETAYLAR
ARŞİV