Türkiye’de Aydınların Sessiz İntiharı

Aydın olmak, geleceğin karanlığında yol gösteren bir fener olmaktır; ne var ki bugün o fenerin camı çatlamış, fitili sönmüş, taşıyıcısı ise ortadan kaybolmuştur. Ünlü sosyolog Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernlik” kavramı, yaşadığımız çağın temel bir tasviridir: Sabit olan her şey buharlaşmakta, değerler çözülmekte, aidiyetler dağılmakta, zaman daralmakta ve birey, sürekli değişen koşullara adapte olmaya zorlanmaktadır. Bu bağlamda, aydın kimliği de tıpkı diğer toplumsal roller gibi çözülme sürecine girmiştir.

Türkiye’de bir zamanlar halkın önünde yürüyen, yön tayin eden aydınlar; bugün ya siyasetin mutlak kutuplaşmasında sıradan figüranlara, ya da büyük sermaye gruplarının vitrindeki danışmanlarına dönüşmüş durumdadır. Kamusal fikir üretimi, yerini siyasi partilerin program notlarına, think-tank raporlarına bırakmıştır.

Bilginin, düşünceye değil; projeye indirgendiğini ifade eden Güney Koreli filozof Byung-Chul Han’ın belirttiği üzere, her şey artık veri, performans ve metriklerle ölçülmekte; hikmet ise boğucu bir şeffaflık rejimi içinde yok edilmektedir. “Bugün artık her şey görünürlük için vardır; görünür olmayan ise hiçtir.”

Günümüz düşünce ikliminde araştırma şirketleri ve stratejik danışmanlık kuruluşları, entelektüelin yerini almış görünmektedir. Fakat bu bir ikame değil, bir tasfiye hareketidir. Düşüncenin içsel derinliği, “hedef odaklı analiz”e; sezgi ise “nicel veri”ye indirgenmiştir. Han bu durumu “veri totalitarizmi” olarak tanımlar: Her şey ölçülür, ama hiçbir şey anlamlandırılamaz.

Aydınlar artık yalnızca gündelik politik söylemlerin hizmetkârı hâline gelmiş; kendilerinden sistem eleştirisi değil, sistem içi çözüm önerileri beklenmektedir. Bauman, entelektüelin özgürlüğünün, iktidara olan mesafesiyle doğru orantılı olduğunu söyler: “Entelektüel, iktidara uzak durdukça özgürdür.”

Ancak Türkiye’de bu mesafe, düşünsel yalnızlıktan çok sosyal dışlanmaya dönüşmüş; özgün fikir üretimi, popüler görünürlük karşısında yenilgiye uğramıştır.

Toplumsal müesseselerden dışarıda kalmayı tercih eden az sayıda entelektüel –tıpkı Han’ın “yorgunluk toplumu” tasvirinde olduğu gibi– hem maddi sorunlar hem de ruhi yorgunluk içinde, umutsuz ve içe dönük bir hâlde yaşamaktadır. Bilginin değersizleştiği bir çağda düşünür, ya suskunluğa gömülür ya da iç monologlara çekilir.

Bu kişiler medyada görünür olamadıkları için etkisiz, siyasetin saflarına katılmadıkları için önemsiz addedilmektedir. Oysa bu sessizlik, bir düşünsel ölümün sessizliğidir.
Aydınlar düşünmüyor değildir; aksine düşünüyorlar fakat kimse onları duymak istememektedir. Jean Baudrillard bu durumu şöyle ifade eder: “Sessizlik artık baskının değil, iletişim fazlasının ürünüdür.”

Bauman’ın “güvensizlik kültürü” kavramı, günümüz medya düzeninde ete kemiğe bürünmüştür. Tartışmalar, entelektüel derinlikten yoksun; provokasyon ve polemik üzerine kuruludur. Bu ortamda ortaya çıkan “troller” yalnızca münakaşa ve tıklanma üretmektedir.

Kültürel alan ise postmodern parçalanmışlık içinde, anlamdan koparılmış bir vitrin estetiği sunmaktadır. Kültür-sanat faaliyetleri, içeriğe değil estetik tüketime; fikre değil görselliğe yönelmiştir. Sanat, artık direnmenin değil, fon almanın bir aracına dönüşmüştür. Han durumu şöyle özetler: “Sanat da dâhil olmak üzere bütün değer üretimleri, neoliberal verimlilik ilkesine teslim olmuştur.”

Türkiye’nin yakın tarihinde Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Kemal Tahir, Nurettin Topçu gibi isimler sadece fikir adamı değil, bir çağın anlam taşıyıcılarıydı. Halkın ruhunu okuyan, zamanın derinliğini hisseden münevverlerdi. Bugün ise halklar anlam krizinde debelenirken, onları yönlendirecek otoriteler yok olmuştur. Byung-Chul Han bu krizi şöyle dile getirir: “Kültürel otoritelerin yıkımı, nihilizmi sıradanlaştırmıştır.”

Bauman da benzer biçimde uyarır: “Modernlik, önceden var olan bütün anlam çerçevelerini yıkarken yerine bir yenisini koymadı.” Sonuç olarak bireysel depresyon, kolektif yönsüzlüğe evrilmiş; insanlar bilgiye değil, malumata; uzmanlığa değil, sadakate yönelmiştir.

Bugün Batı’nın hikâyesi çökmüştür. Demokrasi, özgürlük, eşitlik, sosyal adalet gibi kavramlar artık inandırıcılığını yitirmiştir. Çin, ABD, Rusya gibi aktörler yeni bir küresel düzen kurma arayışındadır; fakat bu düzende anlam, erdem ya da adalet yoktur. Her şey teknik; her şey stratejidir.

Kadim dönemden modern döneme kadar bütün düşünürler şunda ittifak etmiştir: “Dünyayı değiştirmek isteyenler, önce onun hakkında bir hikâye anlatmak zorundadır.” Çünkü hikâyesi olmayanlar, başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmaya mahkûmdur. Türkiye’de ve İslam coğrafyasında artık yeni bir anlatı, yeni bir anlam haritası gerekmektedir. Bu haritayı çizecek olanlar ne partiler ne de patronlardır; bu görev, ancak yeniden doğmuş hakiki entelektüellere aittir.

Bu bağlamda merhume Alev Alatlı, entelektüel kimliğin oluşması için habitus kavramına dikkat çeker: “Entelijansiya. Aydın olmak. Hakikaten aydın olmak. Münevver olmak, habitus ister. Habitus bir gübreli kara toprak gibidir. Buradan yeşerir. Tek başına olmaz. Ben olmadan siz olamazsınız. Siz olmadan ben olamam. Şimdi habitusu bulursa insan, kıpırdar içi fırık fırık. Ama allame-i cihan olsa eğer, o şey yoksa, habitus yoksa ve seni her seferinde söndürüyorsa bir şeyler, çok zor. Çok inatçı falan olursan olur tabii ama habitus…”

Bu sözler, entelektüelin yalnızca bireysel çabayla değil, toplumsal zeminle, yani bir “habitat” ile yeşerebileceğini hatırlatır.

Hasıl-ı kelâm, zaman, aydının yeniden tanımlanma zamanıdır. Bu tanım, Han’ın “düşünen varlık”ı ve Bauman’ın “göçebe düşünür”ü gibi; sistem dışı, yalnız ama berrak bir hakikat arayışçısını işaret eder. Aydın artık, yeniden anlam inşa eden bir mimar, bir yorumcu ve bir vicdan olmak zorundadır.

Küresel dalgalar arasında savrulan halkların sığınabileceği sağlam bir liman, yalnızca bu yeni entelektüel tipolojiyle mümkündür. Aksi hâlde yalnız Türkiye değil, bütün insanlık, sessizce çöken bir medeniyetin külleri arasında anlamsızca yürümeye devam edecektir…

 

Kaynak: İstiklal Gazetesi, ilk yayımlanma tarihi: 31 Temmuz 2025

TURAN KIŞLAKÇIGazeteci, Yazar

Külbe-i ahzân’ında âh ü fizâr bir Simurg. Ehl-i hikmet muhibbi ve hakikat arayıcısı bir yolcu. Uluslararası ilişkiler, ilahiyat, dinler tarihi ve felsefe alanlarıyla iştigal eder, hududü’l...

DETAYLAR
ARŞİV