Ortadoğu’yu anlamak isteyenler için bazen yüzlerce akademik kitap okumaktan daha öğretici şehirler vardır. Benim için o şehirlerin başında Lübnan gelir. Çünkü Lübnan, yalnızca küçük bir Akdeniz ülkesi değil; bütün Ortadoğu’nun küçültülmüş bir haritasıdır. Bu ülkede coğrafyamızın hemen bütün dinî, mezhebî ve etnik renklerini görmek mümkündür. Aynı zamanda Washington’dan Paris’e, Tahran’dan Riyad’a kadar bölge üzerinde söz sahibi olmak isteyen bütün güçlerin siyasî, ekonomik ve kültürel etkilerini de aynı anda gözlemleyebilirsiniz. Bu sebeple yıllardır Ortadoğu’da yaşanan her büyük kırılmayı anlamaya çalışırken yolum mutlaka Beyrut’a düşer. Entelektüel çevrelerle, dinî mercilerle, siyasetçilerle ve kanaat önderleriyle yaptığım uzun sohbetler, çoğu zaman resmî raporların ve diplomatik analizlerin söyleyemediği hakikatleri ortaya koymuştur.
Bu isimlerden biri de Lübnan’ın yetiştirdiği en önemli Şii düşünürlerden ve entelektüellerinden merhum Hani Fahs idi. Irak’ın dinî medreselerinde eğitim görmüş, İran’ı, Irak’ı ve Levant coğrafyasını yakından tanımış, Filistin davasının efsanevi lideri Yaser Arafat’ın yakın dostları arasında yer almıştı. Fakat onu farklı kılan yalnızca ilmî birikimi değildi. Aynı zamanda mezhepler üstü bir ufka sahipti. Şii kimliğini korurken ümmet perspektifinden vazgeçmeyen ender isimlerden biriydi. Türkiye’ye karşı beslediği samimi muhabbet de bu bakış açısının doğal bir sonucuydu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı dikkatle takip eder, Türkiye’nin yeniden bölgesel bir denge unsuru hâline gelişini büyük bir heyecanla anlatırdı.
Bir sohbetimiz sırasında bana uzun uzun şunları söylemişti: “Bazı anlaşmazlık sebepleri veya Türkiye Cumhuriyeti ile yakın ya da uzak bazı ülkeler arasında zaman zaman ortaya çıkan gerginlikler, Türkiye ile çevresi arasındaki ilişkilerin önemini ve derinliğini azaltamaz. Tarihî köklere sahip olan, bugünü şekillendiren ve geleceğe uzanan bu ilişkiler, Türkiye’ye yeniden diriliş ve medeniyet inşasına yönelik öncü bir rol yüklemektedir. Bu rol, sürekli yenilenebilir ve geliştirilebilir.”
Bu sözler, yalnızca Türkiye’ye duyulan romantik bir sempatiyi değil, tarih üzerine inşa edilmiş stratejik bir bakışı yansıtıyordu. Fahs’a göre Türkiye’nin büyüklüğü ona ayrıcalık değil, ağır bir sorumluluk yüklüyordu. Ona göre büyük devlet olmak, daha fazla güç sahibi olmak değil; daha fazla yük taşımayı göze alabilmekti. Bu nedenle Türkiye’nin geleceğini değerlendirirken sürekli iki tarihî sütuna işaret ederdi. “Türkiye’nin bu bütünleştirici liderliği üstlenebilmesinin iki önemli tarihî dayanağı vardır” der ve eklerdi: “Birincisi Osmanlı tecrübesidir; ancak bu miras eleştirel biçimde değerlendirilmelidir. İkincisi ise Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan modernleşme sürecidir; bu da aynı şekilde eleştirilmelidir. Buradaki eleştiri, reddetmek anlamına değil, ayıklamak ve geliştirmek anlamına gelir.”
Onun zihnindeki Türkiye tasavvuru ne nostaljik bir Osmanlı özlemiydi ne de modern ulus-devlet sınırlarına hapsolmuş dar bir milliyetçilikti. Aksine tarih ile modernliği buluşturabilecek, medeniyet hafızasını çağdaş devlet tecrübesiyle yeniden yorumlayabilecek güçlü bir merkez arayışıydı. Bu yüzden sık sık şu uyarıyı yapardı: “Bugün birçok güç merkezi, İslam dünyasının farklı unsurları arasındaki ayrılıkları sürekli canlı tutarak yeni ayrışmalar üretmeye çalışmaktadır. Amaç, bu toplumları kalıcı bir çatışma ortamında tutmak ve böylece gerçek kalkınmalarını engellemektir. Türkiye’nin bu tarihî görevi üstlenmesinde açık ve güçlü bir çıkarı bulunmaktadır. Çünkü Türkiye’nin gerçek menfaati; kardeşlerinin, komşularının ve dostlarının menfaatlerinden bağımsız değildir. Kendi güvenliği ve istikrarı da onların güvenliği ve istikrarıyla doğrudan bağlantılıdır.”
Bu değerlendirmeleri yaptığı yıllarda Arap dünyası büyük kırılmalar yaşıyor, Suriye’de Esed rejimi katliamlara ve varil bombalarına imza atıyor, Irak ise geleceğe dair bir umut bile taşımıyordu. Buna rağmen Hani Fahs, geleceğin Türkiye merkezli yeni bir bölgesel dengeye doğru ilerlediğini yıllar öncesinden görüyordu. Bundan dolayı da Türkiye’nin bunu istemeyen ülkeler ve gruplar tarafından dahili ve harici saldırılara maruz kalacağını öngörüyordu.
Sohbetlerimizin en dikkat çekici kısmı ise Kanûnî Sultan Süleyman üzerineydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan söz açıldığında çoğu zaman sözü Kanûnî’ye getirir ve iki isim arasında tarihî bir paralellik kurardı. Ona göre Kanûnî’nin Bağdat Seferi yalnızca askerî bir fetih değildi; mezhep çatışmalarını yumuşatan, kutsal şehirleri ihya eden ve İslam coğrafyasını ortak bir siyasal zeminde buluşturan büyük bir medeniyet yürüyüşüydü. Bugün de Türkiye ancak aynı kapsayıcı vizyon ile yeniden bölgenin öncülüğünü üstlenebileceğini ifade ediyor bunu da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başarabileceğini ve bundan dolayı da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “II. Kanunî” olarak adlandırıyordu.
Hani Fahs’ın özellikle üzerinde durduğu konu, Kanûnî’nin Kerbelâ ve Necef ziyaretleriydi. Şii tarih yazımında bu ziyaretlerin önemli bir yere sahip olduğunu, geçmişte birçok Şii âlimin bu ziyaretleri övgüyle anlattığını ve Osmanlı idaresine bağlılıklarını ifade eden eserler kaleme aldığını söylerdi. Ona göre Kanûnî’nin başarısı yalnızca Bağdat’ı fethetmesi değildi; fethettiği gönülleri koruyabilmesiydi.
Gerçekten de tarih kaynakları bu tabloyu doğrulamaktadır. Kanûnî Sultan Süleyman, Aralık 1534’te Bağdat’a girdiğinde şehir büyük bir endişe içindeydi. Safevî propagandası, Osmanlı ordusunun şehre katliam yapmak için geldiği yönünde söylentiler yaymıştı. Ancak yaşananlar bunun tam tersiydi. Kanûnî, şehrin yağmalanmasına kesinlikle izin vermedi. Sünni ya da Şii ayrımı gözetmeden bütün halkın can ve mal güvenliğini teminat altına aldı. Fetih, kanla değil; güven duygusuyla tamamlandı.
Bağdat’ta birkaç gün kaldıktan sonra yönünü Kâzımiye’ye çevirdi. İmam Mûsâ el-Kâzım ve İmam Muhammed el-Cevâd’ın türbelerini büyük bir hürmetle ziyaret etti. Büyük mutasavvıf Ma‘rûf el-Kerhî’nin kabrinde dua etti. Safevî hükümdarı Şah İsmail tarafından başlatılan ancak yarım kalan türbe inşaatlarının tamamlanmasını emretti. Türbelerin hizmetlilerinin maaşlarını devlet hazinesine bağlattı. Bu yalnızca dinî bir hassasiyet değil, aynı zamanda farklı mezheplere verilen güven mesajıydı.
Necef ziyareti ise tarihî hafızada çok daha güçlü izler bırakmıştır. Rivayete göre Kanûnî, Hz. Ali’nin türbesinin kubbesini uzaktan gördüğünde atından indi. Yolun geri kalanını yürüyerek kat etti. Kaynaklar, kubbeyi gördüğü anda heyecandan titrediğini, yürürken Hz. Ali (ra)’yi öven beyitler okuduğunu aktarır. Bu sahne, Osmanlı hükümdarının siyasî kudreti kadar Ehl-i Beyt’e duyduğu hürmeti de göstermektedir.
Kanûnî daha sonra Kerbelâ’ya geçti. Burada Hz. Hüseyin ve Hz. Abbas’ın türbelerini ziyaret etti, türbedarlara kıymetli hediyeler verdi ve kutsal mekânların tamir edilmesini emretti. Hüseyniye Su Kanalı temizletildi, kumla dolan bahçeler yeniden suyla buluşturuldu. Kerbelâ’yı sık sık tehdit eden taşkınları önlemek amacıyla bentler inşa edildi. Fırat’ın suları yeniden şehre ulaştırıldı. Şiiler arasında bu çalışmalar, “İmam Hüseyin’in bereketiyle Sultan’ın eli birleşti.” şeklinde anlatılmaya başlandı.
Kanûnî’nin dikkati yalnızca Şii kutsal mekânlarıyla sınırlı değildi. Kerbelâ ve Necef ziyaretlerinin ardından İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin türbesini ziyaret etti. Safevîler döneminde tahrip edilen kabri yeniden ihya ettirdi. Türbenin üzerine büyük bir kubbe ve cami yapılmasını emretti. Bununla yetinmeyerek han, hamam, misafirhane, dükkânlar ve askerî garnizonun bulunduğu büyük bir külliye kurulmasını sağladı. Aynı dönemde Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin türbesi de yeniden imar edildi.
Bazı tarihçiler bu siyaseti Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethinden sonra Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini ihya etmesine benzetir. Çünkü Osmanlı hükümdarları için şehirleri fethetmek kadar o şehirlerin manevî hafızasını ayağa kaldırmak da devlet anlayışının ayrılmaz bir parçasıydı. İmar faaliyetleri yalnızca taşları değil, toplumların hafızasını da yeniden inşa ediyordu.
Kanûnî’den yaklaşık bir asır sonra IV. Murad da aynı yolu takip etti. Irak Seferi sırasında Kerbelâ’yı ziyaret ederek mukaddes türbelerin onarılmasını emretti. Kubbeler yeniden tamir edildi, sokaklar düzenlendi, nehirler temizlendi, yoksullara yardımlar dağıtıldı. Şehrin yalnızca dinî merkezleri değil, sosyal hayatı da ihya edilmeye çalışıldı. Daha sonraki yıllarda II. Abdülhamid de bölgeye su taşıyan kanallar açtırdı, altyapı yatırımlarını destekledi ve Osmanlı’nın son dönemine kadar Necef ve Kerbelâ’nın imarı için önemli çalışmalar yürüttü.
Bütün bu tarihî tablo bize önemli bir hakikati hatırlatmaktadır. Osmanlı’nın Irak siyaseti yalnızca sınır güvenliğini sağlamaya veya yeni topraklar kazanmaya yönelik değildi. Asıl hedef, Bağdat’ı, Kerbelâ’yı, Necef’i ve Kâzımiye’yi aynı medeniyet çatısı altında huzur içinde yaşatabilmekti. Mezhep farklılıklarını derinleştirmek yerine ortak tarih ve ortak aidiyet inşa etmek, Osmanlı devlet aklının en belirgin özelliklerinden biri olmuştu.
Bugün Türkiye ile Irak arasında yeniden gelişen ilişkileri izlerken Hani Fahs’ın yıllar önce yaptığı değerlendirmeleri hatırlamamak mümkün değildir. Türkiye’nin Bağdat’la geliştirdiği yeni iş birliği, Kalkınma Yolu Projesi’nden enerji koridorlarına, güvenlikten ticarete kadar pek çok başlıkta yalnızca iki ülkeyi değil, bütün bölgenin geleceğini ilgilendiren stratejik bir mahiyet taşımaktadır. Bu süreç, tarihî hafızasını kaybetmeyenler için yeni bir başlangıç olduğu kadar, geçmişte kurulan medeniyet köprülerinin yeniden güçlendirilmesi anlamına da gelmektedir.
Hasılı kelâm; tarih bazen yalnızca geçmişi anlatmaz, geleceğin de istikametini gösterir. Kanûnî Sultan Süleyman’ın Bağdat’a uzanan yürüyüşü, yalnızca bir fetih hikâyesi değil; gönülleri birleştiren, mezhep ayrılıklarını aşan ve şehirleri yeniden ayağa kaldıran büyük bir medeniyet tasavvuruydu. Aradan geçen beş asra rağmen Irak’ın, Suriye’nin, Lübnan’ın, Yemen’in ve daha birçok İslam ülkesinin gözlerini yeniden Türkiye’ye çevirmesi tesadüf değildir. Çünkü bu coğrafyanın insanları, güç gösterisinden çok adalet arıyor; tahakkümden çok güven istiyor; çatışmadan çok istikrar özlüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son yıllarda komşu ülkelerle kurmaya çalıştığı siyasî ve ekonomik iş birliği, işte bu tarihî beklentiyi yeniden canlandırmaktadır. Elbette kendi dar hesaplarına, hiziplerine ve günlük çıkarlarına hapsolmuş olanlar bu büyük resmi görmekte zorlanacaktır. Fakat tarih, daima günü kurtaranları değil, asırların yükünü omuzlamaya cesaret edenleri hatırlar. Türkiye’nin önünde duran mesele de tam olarak budur: Gücünü yalnızca kendi sınırları için değil, ortak medeniyet havzasının yeniden huzura kavuşması için kullanabilmek. Eğer bunu başarabilirse, Kanûnî’nin Bağdat’ta açtığı tarihî sayfa, beş asır sonra farklı şartlar altında yeniden yazılmaya başlayacaktır…
Turan Kışlakçı, Türkiye’nin Bingöl şehrinde doğdu. Kariyerini geniş bir yelpazede tutarak uluslararası ilişkiler, medya, Güney Asya ve Orta Doğu uzmanlığı alanlarında önemli katkılarda...
DETAYLAR