Petro-dolar, Hanbelîlik ve düşünce krizimiz

Çağdaş İslam düşüncesindeki “kriz” asırlardır devam ediyor. Geçmiş dönemlerde Müslüman imparatorlukların dağılmasını engellemede yeterli rolü ifa etmeyen “fikri kriz” bu kez dini cemaatlerin önünde en büyük engel olarak durmakta. Özellikle, dini cemaatlerin dillerine pelesenk ettikleri “Kur’an ve Sünnete dönüş” şiarının içi iyi bir şekilde doldurulmaz ise İslami grupların son birkaç asırdır yaşadıkları bölünmeler ve başarısızlıklar bu kez ümmeti yaralayacaktır. Bunun için yaşadığımız fikri krizin tedavisi için hastalığın köküne inmeliyiz.

14. yüzyılda batı içinde bulunduğu “Ortaçağ”dan kurtulurken, hem düşüncede bir devrim yaşadı hem de Amerika’da, Afrika’da ve Asya’da yeni bir dünya keşfetti. Batı bu uyanışla irkilirken, İslam dünyası da duraklama dönemine giriyordu. Düşüncede taklit, bilgileri yeniden arz etmeyle yetinme, geçmişi olduğu gibi tekrarlama her şeye hâkim oldu. Bu dönemin bütün ürünleri genellikle, daha önce telif edilen eserleri şerh etme, özetleme veya tenkit etme tarzında devam etti.

Modern düşüncenin 16. ve 17. asırlarda doğuşuyla Müslümanların asırlarca ellerinde bulundurdukları uluslararası liderliği yavaş yavaş kaybetmeye başladı. İslami düşünceye ve hayata bu dönemlerde durgunluk, gevşeklik ve çekişme galebe çalmıştı. İslam dünyası büyük bir krizin içine gark olurken, dönemin batılı güçleri (İspanyollar, Portekizler, Fransızlar, Hollandalılar ve İngilizler) hiçbir engele takılmadan çok rahat bir şekilde topraklarımızı işgal etti.

Aslında İslam âlemi sömürgecilerin işgali altına girmeden önce duraklama döneminde yaşanan yılmışlığı gören bazı Müslüman âlimler bu konuda ümmeti uyandırmaya çalıştı. Bunlar arasında Hindistan’da Ahmed Serhendi (İmam Rabbani) (ö. 1621), İran’da Sadruddin Şirazî (Molla Sadra) (ö. 1640) ve Mısır’da Ahmed Derdir (ö. 1786)’i örnek olarak gösterebiliriz. Bu âlimler, henüz batı düşüncesinin tesiri altında olmadıkları bir dönemde İslam kelâmı, felsefesi ve tasavvufundan aldıkları ilham ile bir dirilişe öncülük ediyorlardı.

Ancak İslam dünyasındaki duraksama ve gevşeklikten istifade eden batılı güçler bir anda bu coğrafyanın kalbine hançerlerini sapladılar. Batılılar pratik ve kültürel etkilerini İslam’ın kalbi durumunda olan ülkelerde gerçekleştirdiklerinde, İslam düşüncesi yeni bir konum elde etmiş ve ilave bir kuvvet olarak ona harici bir rekabet faktörü vermiş, bu rekabete, çeşitli meyvelerini çağdaş ve modern düşüncede verilen karşılıklarla cevap vermeler başlamıştı.

Yine bu dönemde İslam dünyasının kalbi konumundaki Mekke’de Muhammed bin Abdülvehhab öncülüğünde ortaya çıkan Hanbelî hareketi, bölgeye gelen hacıları ya da ilim öğrenmek için gelen Müslüman düşünürleri etkisi altına almaya başladı. İbn Teymiyye düşüncesi yeniden tesirini gösterdi. Eş’ari ekolüyle Selefi ekol arasındaki rekabet yeniden canlandı. Hakikatte bu bir canlanmaya da sebep oldu. Böylece selefi ekolün yankısı Arap dünyası ve dışına her tarafa yayıldı. Bu düşüncenin Yemen’de İmam San’anî ve İmam Şevkanî; Hindistan’da Şah Veliyullah Dihlevi; Irak’ta Müfessir Alûsî, Afrika’da Senûsi, Mehdi ve İbn Badis’de bıraktığı açık tesirleri görmezlikten gelemeyiz. Bunların arasındaki ortak payda, Zeydi, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli ve tasavvufi düşünceye dayalı miraslarının farklılıklarıyla birlikte yaptıkları “Kitaba ve Sünnete dönüş” çağrısıdır.

Bu düşünce daha sonra Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal, Şibli Numani, Hasan el Benna, Ebu’l Ala Mevdudi, Mehmed Akif Ersoy, Hüseyin Kazım Kadri, Musa Carullah, İzmirli İsmail Hakkı gibi birçok düşünürün yanı sıra çağdaş İslami hareketleri de etkiledi. Belki de Hanbeliler İslami düşünce çerçevesinde gerçekleştirdiği en şerefli şey, farklı temayüllere rağmen, Kur’an’ın getirmiş olduğu saf, basit akideye neredeyse etki etmek üzere olan aşırı batini ve tasavvufi eğilimlere karşı koymasıdır. Bunu bu fikrin sağlamlığını, ilk kaynaklarıyla irtibatını desteklemeye yardım etmesi yönünden yapmışlardır. Hiçbir tarihçi çağdaş ihya ve tecdid hareketlerinin birçoğunun bu muhafazakâr mezhebin kalbinden doğduğunu inkâr edemez.

Geçmiş âlim ve düşünürlerin fikri zemini genel anlamda sağlam olduğu için bir sonraki nesile temel hazırlamak yerine batıdan gelen fikirlerle çatışmayı yeğlediler. Bu mücadele hâlâ günümüzde yarım yamalak bir şekilde devam etmektedir. Diyebilirim ki belki de, İslami hareketlerin en önemli sorunlarından biri budur. Bugün Mu’tezili eğilimlere rağbetin arkasında da bu neden yatmaktadır. Eğer Kitap ve Sünnete dönme sağlam temeller üzerine oturtulmuş olsaydı, hâlihazırdaki birçok sorunumuz olmayacaktı.

Burada özellikle Hanbelîlerle imamları Ahmed b. Hanbel’in arasını ayırmak gerektiği kanısındayım. Hanbelîler kendi aralarında üçe ayrılır; Birinci grup Kelamî konularda Mutezileye yakın olanlardır. Naklin aleyhine olsa da akla daha fazla önem veren bir eğilim. İkinciler ise lâfzî manalara bağlanmada aşırılığa kaçanlardır. Bunlar zahiri konularda çok katı davranışlar göstermişlerdir. Bu aşırılıkları öyle olmuştur ki fitnelere, mezhep savaşlarına kadar vardırılmıştır. Nitekim Şia, Mu’tezile, Eş’ariler veya bunların hepsine karşı, Bağdat, Şam, Kahire’de defalarca olaylar meydana gelmiştir. Bu fırka muhafazakâr ve şiddet yanlısı olmakla şöhret bulmuştur. Üçüncü grup ise orta yolu seçenlerdir. Rengi ne olursa olsun bu grup daha önceki iki grubun aşırıya kaçan temayüllerinden uzaktırlar. Bu ruhu en iyi temsil eden İbn Teymiyye’dir.

Yine şunu açıkça itiraf etmek gerekirse, petrolün Hanbelî mezhebinin ağırlıklı olduğu bölgede bulunması bu mezhebin düşüncesinin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Afrika’da Maliki mezhebi, Arap yarımadası Anadolu’ya kadar Şafii mezhebi ve İstanbul’dan Orta Asya’ya kadar da Hanefi mezhebi yaygın idi. 17 ve 18. Yüzyılda İbn Teymiyye düşüncesi ağırlıklı bir Hanbelî (Selefi) düşünce yaygın iken 19. yüzyıldan bugüne petrolün revaç bulmasıyla ikinci sıradaki muhafazakâr, şiddet yanlısı ve zahirî fikir ağırlıklı görüş galip geldi.

Hâsılıkelâm; “Kitap ve Sünnete Dönüş” şiarının içi köklü bir şekilde, samimi ve ciddi bir ilim ile doldurulmalıdır. Hz. Peygamber (sav) ve sonrasındaki ilk üç parlak asırdaki İslam medeniyetinde güzide şahsiyetlerin köklü gelenekleri yeniden gözden geçirilmeli. İmam Malik şöyle demektedir; “Bu ümmetin sonu ilk neslin ıslah olduğu yolu tercih etmez ise felah bulmayacaktır.”

TURAN KIŞLAKÇIGazeteci, Yazar

Külbe-i ahzân’ında âh ü fizâr bir Simurg. Ehl-i hikmet muhibbi ve hakikat arayıcısı bir yolcu. Uluslararası ilişkiler, ilahiyat, dinler tarihi ve felsefe alanlarıyla iştigal eder, hududü’l...

DETAYLAR
ARŞİV